‘GÖRMEDİLER’ Kategorisi için Arşiv

SHEDDEATH – Ümit Karalar Fotoğraf Sergisi

Yayınlandı: 7 Ocak 2011 aylakmaymun tarafından GÖRMEDİLER içinde
Etiketler:, ,

Yine bir fotoğraf sergisi haberi duyurmak istiyorum. Gidip göremediğim, uzak kaldığım, belki çok küçük de olsa kıskandığım projeleri paylaşmaktan keyif alıyorum.

Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü öğrencisi Ümit Karalar’a ait bu fotoğraf sergisi başlangıçta bir bitirme projesiymiş, sonrasında ise kafada parlayan ampülle sosyal sorumluluk projesi halini almış.   Modelleri, yüzlerine ve vücutlarına profesyonel plastik makyaj yapılarak şiddet görmüş bir kadın haline getirmişler ve çekimlere başlanmış. 50’ye yakın ünlü kadının da desteğini alan bu genç fotoğrafçı, “Kadın ve Şiddet” konulu fotoğraf sergisini Doğtaş’ın ana sponsorluğunda, Nişantaşı City’de Toprak Sanat Galerisi’nde sergiliyor.

Eserlerin satışından elde edilen gelir de Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacakmış. Bir gidip görmek lazım derim. Sergi 23 Ocak’a kadar devam ediyor. İyi seyirler…

 

Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz

Yayınlandı: 23 Ekim 2010 aylakmaymun tarafından GÖRMEDİLER içinde
Etiketler:, ,

Facebook üzerinden haberdar olduğum, geç kalmadan da haberini duyurmak istediğim bir sergi “Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz”. Proje fotoğraf sanatçısı Fatih Akdan tarafından geçtiğimiz 2 sene süresince hiç bir ayrım gözetmeden fotoğraflanan 600 gönüllünün öz verisi ile meydana gelmiş. Çok da güzel olmuş. İlk etapta tamamen isme odaklandığım projenin isim babası da Metin Üstündağ, ayrıca çizimden de anlayacağınız üzere serginin sembolü olan karikatürün de sahibi. M.A.C Kozmetik M.A.C AIDS Fonu faaliyetleri çerçevesinde projenin ana sponsorluğunu, SONY  ise teknoloji destiğini üstlenmiş.

Dikkat çekilmesi gereken diğer bir önemli nokta ise; sergi kapsamında fotoğraf satışlarından sağlanacak olan tüm gelirin HIV ve AIDS ile yaşayan kişilere destek vermek adına Türkiye’de faaliyet gösteren Pozitif Yaşam Derneği’ne bağışlanacak olması.

Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz Sergisi 14 Ekim 2010, Perşembe günü Point Otel Barbaros bünyesindeki genç sanatçılara ve sanata verdiği destekle de duyuran Piola’nın mekan sponsorluğunda yapılacak olan kokteyl ile açılışını gerçekleştirmiş. Fakat henüz gidip gezmek için geç değil. Sergi 1 Kasım 2010, Pazartesi gününe kadar Piola’da görülebilir. Detaylı bilgi için; www.buradanyetkilileresuslenmekistiyoruz.com sitesinden yararlanabilir, fotoğraflara da ulaşabilirsiniz. Ayrıca siz de yetkililere süslenmek istiyorsanız kendi fotoğraflarınızı siteye yükleyebilirsiniz. Gidemesem de İzmir’den sevgilerimi gönderiyor, şimdiden iyi seyirler diliyorum.

İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konulan “Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü” adlı oyunun ekibi ve oyuncuları şu şekildedir:

Yazan: Stefan Tsanev
Çeviren: Hüseyin Mevsim
Yöneten: Murat Karasu
Dekor Tasarım: Ethem Özbora
Giysi Tasarım: Yıldız İpeklioğlu
Işık Tasarım: Yakup Çartık
Sahne Amiri: Feyyaz Yükselen
Rol Dağılımı: Şebnem Doğruer, Sadık Yağcı, Cemalettin Çekmece

Oyunun konusundan bahsetmeden önce Jeanne D’arc’ın kim olduğunu hatırlamak gerek diye düşünüyorum.  Jeanne D’arc (1412 -1431) Fransa’nın İngiliz işgalcilere karşı verdiği savaşta ordunun başına geçerek Orleans kentini kurtaran genç bir köylü kızıdır. Tanrı’dan mesaj aldığını söyleyip Fransızların başına geçen bu köylü kızı, 30 Mayıs 1431’de Engizisyon tarafından “kafirlik” suçlamasıyla 19 yaşında yakılarak öldürülmüştür. Ancak Fransız halkının kalbinde öylesine yer etmiştir ki; kilise yüzyıllar sonra da olsa onu “Azize” ilan etmek zorunda kalmıştır.

Oyunun konusuna dönecek olursak; Bulgar yazar Stefan Tsanev’in Jeanne D`arc`ın yaşam öyküsünden hareket ederek yazdığı oyunda, Jeanne D’Arc, İngilizlere karşı vermiş olduğu savaşta ölür. Jeanne D’arc’ın ölümüyle kahramanlaşmasından korkan engizisyon, parlak bir fikir bulur. Zinadan ölüme mahkûm olmuş Jeannette adlı bir kadından Jeanne D’arc rolü yapmasını isterler. Eğer rolünü iyi oynar, herkesin gözü önünde af diler ve Jeanne D’arc’ı halkın gözünde küçük düşürmeyi becerirse hayatı bağışlanacaktır. Ya hayatını, ya da onurunu korumayı tercih etmek zorunda bırakılmıştır. Jeannette ciddi bir ikilem içerisinde kalır. Engizisyon üyelerinin ayaklarına kapanıp, canını mı kurtarsa, yoksa Jeanne D’arc olduğunu kabullenip, onuruyla ölmeyi mi göze alsa? İşte bu ikilemi yaşarken ona cellat ve Tanrı da eşlik etmektedir. Jeanne D’arc, Tanrı ve cellat arasında geçen bu üç kişilik oyunda, vatanseverlik, tutuculuk gibi kavramları kendi çıkarları doğrultusunda kullanan egemenler ve bunlara başkaldıran insanın iradesi sergilenmektedir. Jeanne D’arc’ın son gecesi yeniden kurgulanarak, din, vatanseverlik, insanlık onuru, adalet gibi kavramlar bugünün bakış açısıyla ve yergi üslubunun doğurduğu komediyle bir kez daha sorgulanmaya çalışılmıştır.

“Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü” izleyiciye bir soru sormaktadır aslında; Engizisyonun sıradan gündelik uğraşları arasında olan bu yakma olayı, bütün öteki infazlar anımsanmazken, yaklaşık 700 yıl sonra neden hâlâ belleklerdeydi?  İşte bu sorunun cevabını oyunun sonunda Tanrı şu sözleriyle vermektedir: “Jeanne D’arc olmak zordur ama Jeanne D’arc olarak kalabilmek daha da zordur” , “İsa’yı kurtarsaydım Mesih olmazdı. Sen de yaşarsan öleceksin; ölürsen yaşayacaksın.” Çünkü, Jeanne D’arc’ı, Jeanne D’arc yapan; girdiği savaşlar değil, mahkemede İngilizlerin kölesi olmuş aristokrat Fransızlara, zulmeden İngilizlere ve papazlara tokat gibi çarpan sözleri ve sürünerek yaşamak ile sürünmeden ölmek arasındaki tercihiydi.

İzmir Devlet Tiyatrosu’nun geçen sezon sergilediği oyun, bu sezon da sahnede. Tavsiye eder iyi seyirler dilerim.

Baraka

Yayınlandı: 7 Aralık 2009 aylakmaymun tarafından GÖRMEDİLER içinde
Etiketler:, , , ,

Yönetmen : Ron Fricke

Yapım Yılı : 1992

Süre : 96 dk.

Baraka bir belgesel olarak düşünülebilir fakat bilinen belgesellerden biraz farklı. Sadece görüntülerden oluşan, anlatının ve altyazının olmadığı çeşitli fotoğraf kareleri ve görüntülerin bulunduğu bir görsel şölen diyerek başlayabiliriz. Yapımcısı Mark Magidson’un da bu görüşü destekleyerek, bunun bir gezi belgeseli olmadığını, gezegen üzerindeki hayat ve her birimizin buradaki yeri hakkındaki duyguları harekete geçiren bir deneyim  olma niyetiyle çekildiğini ifade ediyor. Filmin yönetmeni Ron Fricke ise anlatılan şeyin nerede olduğunuzla ya da neden orada olduğunuzla ilgili olmadığını, tamamen odaklanılması gereken şeyin orada ne olduğuyla ilgili olduğunu vurguluyor.

Baraka 14 ay gibi bir sürede, 6 kıtada toplam 24 farklı ülkede ( Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kamboçya, Çin, Ekvator, Mısır, Fransa, Hong Kong, Hindistan, Endonezya, Iran, İsrail, İtalya, Japonya, Kenya, Kuveyt, Nepal, Polonya, Suudi Arabistan, Tanzanya, Tayland, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri) 70 mm.lik kamerayla çekilmiş. Ülkelerdeki çeşitli inançları gösteren, bunun yanında doğal güzelliklerine de yer veren, ciddi bir sistem eleştirisi de barındıran bir film. Birçok görüntüsüyle bana Charles Chaplin’in Modern Times filmini hatırlatan bu film belgeselde, görüntülere eşlik eden müzikleri de atlamamız gerek diye düşünüyorum. Görüntüleri fazlasıyla tamamlayan, etkisini tam olarak yansıtabilen, aralarında  Michael Stearns ve Dead Can Dance ‘in de yer aldığı müzikler kullanılmış. Zaman ayırmaya değer diyorum, iyi seyirler diliyorum.

resim063241dd6328779709c3eacd0480cc7fYÖNETMEN: Derviş Zaim

SENARYO: Derviş Zaim

OYUNCULAR: Mehmet Ali Nuroğlu, Serhat Kılıç, Settar Tanrıöğen, Mustafa Uzunyılmaz, Şener Kökkaya, Hikmet Karagöz, Begüm Birgören

SİNOPSİS: Tarihi eser kopyalama suçundan hapse girip çıkmış Ahmet ismindeki bir hat sanatı öğrencisinin, eski bir arkadaşının ricası üzerine tarihi değeri olan bir Kuran’ı yasadışı yollardan satmaya çalışırken başlarına gelenlerden ötürü yaşadığı vicdan muhasebesi.

YAPIM YILI: 2008   SÜRE: 78 dk

3aymun: Derviş Zaim’in “Filler ve Çimen” ve “Tabutta Rövaşata” filmlerinden sonra bu en beğendiğim yapıtı “Nokta”, gerek kurgusu gerekse senaryosu ve oyunculuklarıyla oldukça etkileyici bir film olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle son dönem Türk sinemasında benzer kurguları ve senaryolarından sıyrılıp bize bilmediğimiz bir dünyanın kapılarını açıyor: Hat Sanatı…

40_932NOKTA_FILM

Bu sanatın gereği olan iç hesaplaşma, senaryonun bütününe suç işleyen birinin arınma ve çektiği azaptan kurtulma çabası olarak yansıyor. Hat sanatını icra eden kişinin öncelikle inancının sağlam olması gerekiyor ki, sanatına devam edebilsin. İşte bu inanç muhasebesi, baş karakter Ahmet’in hem sanatını, hem de yaşamını devam ettirebilmesi için önem arz ediyor. Bir başka açıdan bakıldığında ise film iyi-kötü, siyah-beyaz sorgulamalarına suç dünyası çerçevesinden yaklaşıyor. Filmin tek plan ile çekilmiş olması, filme ayrı bir incelik kazandırıyor. Böylece hat sanatındaki devamlılık ve bütünleştirici tavır sahnelerin akmasıyla ve Tuz Gölü’nün devasa beyazlığıyla uyumluluk gösteriyor.

Filmden ilk çıktığımda aklımda kalan cümlelerle bitirmek istiyorum:

“Beyaz kağıt üzerine siyah noktalarız aslında. Hepimiz nihayetinde son bir cümleye nokta olacağız.”

2528347828_20cd8f51f2may3un: Son dönem Türk sineması yıllardır içinden çıkamadığı tekdüzelik ve klişe batağı arasında, “Nokta” gibi bir filmle karşılaşmak büyük bir sürpriz oldu. Gişe başarısı için yapılan saçma sapan filmleri bir kenara koyacak olursak, maalesef Türk sineması uzunca bir süredir birbirine benzer konular, kadın-erkek ilişkileri versiyonları, artık kabak tadı veren bir türlü gitmeyen hikayeler, klişe karakterler ve yetersiz oyunculuklar (buna yanlış oyuncu seçimleri de dahil) denizinde boğulmuş durumda, buna ödül alan bir çok film de dahil, ki sonuçta bu da keçinin olmadığı yerde koyuna Abdurrahman Çelebi derler durumu. Tabii yine de arada çıkan gerçekten güzel filmler yok değil, işte “Nokta” da bunlardan biri, hem de bir çok eksiğine rağmen, son dönemde Türk sinemasında ihmal edilmiş bir tür olarak gördüğüm suç filmleri (yurtdışından örneklemek gerekirse Lock, Stock And Two Smoking Barrels, In Bruges tarzı filmler) boşluğunu kendi kültürümüzle harmanlayarak, biraz da kara komedi yerine dramayı ön plana çıkararak doldurmaya çalışıyor.

Derviş Zaim’in filmi çekerken kullandığı açılar ve görüntülere kimsenin bir laf edebileceğini sanmıyorum. Sadece tek plan çekilen bir film olduğundan, geçişlerin çok fazla gökyüzünden yapılması biraz bıktırıyor, halbuki filmin ilk sahnelerindeki gibi farklı yerlerden, daha güzel geçişler yapılabilirmiş (bu arada gökyüzü geçişlerinde görülen arapça harflere benzer bir E harfini benden başka gören var mı merak ediyorum, bilhassa koyduysa çok güzel bir nüans, eğer orada bulutlarda hep öyle bir harf beliriyorsa  onu da “Şaşırmadılar”a yazabiliriz). Filmin hikayesi son derece sürükleyici, hatta filmin kısa süresinden ötürü zaman nasıl geçti anlamıyorsunuz, senaryosunda ise bazı eksikler olmasına rağmen – aslında eksikler demek de yanlış, daha ziyade bu tarz filmleri sevenlerin hoşuna giden bol ve uzun diyaloglar ve kara komedi öğesinin eksikliğine rağmen demek daha doğru olacak – aynen hat sanatı gibi akıp gidiyor, bu yüzden umarım sadece benim gittiğim sinemada değil her yerde ara verilmeden gösteriliyordur. Tabii dikkatli bir izleyiciyseniz, ufak tefek senaryo hatalarını da farkedeceksiniz ki, böyle bir filmde gözden kaçması hoş olmamış (merak edenler için Ahmet ve Selim’in ilk karşılaşmalarına, Ahmet’in kağıt üzerinde hat çizmesine dikkat edin), maalesef bu hatalar filmde bir özensizlik varmış izlenimi veriyor, ama tek plan çekilmiş bir filmde ve Türkiye’de gerçek sinemacıların parasal zorlukları gözönüne alındığında bunlar biraz hoşgörülebilir.

2528343346_34696c40d5Filmin bana göre en büyük artılarından biri de, bazı oyuncuların öne çıkan oyunculukları desem yalan söylemiş olmam. Mehmet Ali Nuroğlu, bu filmde tv dizilerindekinden çok daha farklı bir karakter yaratmış, film boyunca yarattığı Ahmet karakteri gerçekten iyi biri mi yoksa sadece kendi çıkarına göre hareket eden kötü biri mi anlamıyorsunuz, ne karakteri sevip acıyabiliyorsunuz ne de kızıp nefret ediyorsunuz, karakterin içinde bulunduğu iç karışıklığı ve çelişkiyi karakterin hareket ve mimiklerine de yansıtmayı başarmış. Birden uysal biriyken aniden saldırganlaşabiliyor, gölgesinden bile korkar gözükmesine rağmen günahlarıyla yüzleşecek cesareti kendinde bulabiliyor. Bu da karakteri tek bir kelimeyle özetlenebilmesini imkansız kılarken, daha insan ve sahici görünmesine yol açıyor. Diğer beğendiğim oyunculara geçecek olursak, ilk sıraya kesinlikle Settar Tanrıöğen’i koymam lazım, itiraf etmek gerekirse Bir Demet Tiyatro’da yarattığı karakter öyle sevilmişti ki, daha sonraki rollerinde hep aynı konuşma tarzı ve mimikler üstüne yapışmıştı, sanıyorum bunun da sebebi büyük olasılıkla kendine hep aynı tip rollerin gelmesi ve beklentinin o yönden olmasıdır, bu filmde oynadığı karakterle beni en çok şaşırtan ve sevindiren oyunculardan biri oldu, yarattığı karakterin yalınlığı ve samimiliğiyle bize aslında ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. İlk defa izlediğim Serhat Kılıç da, Ahmet’in yardım isteyen arkadaşı Selim rolünde çıkardığı oyunculukla dikkatimi çeken diğer isim oldu. Yaptığı yanlış seçimler ve bu seçimlerden duyduğu kararsızlık ve iç karışıklığın onu ne kadar çaresiz bir hale getirdiğini siz de hissedeceksiniz.

Sonuç olarak, son dönemde vizyona giren en güzel Türk filmlerinden biri olan “Nokta”yı izlemekten pişmanlık duymayacaksınız. Yalnız küçük bir eleştiriyi de filmin pazarlama stratejisine yapmadan geçemeyeceğim, filmin afişinden tutun da, ki turuncu afiş filme daha uygun, sürekli bir hat sanatı filmi denmesine kadar bir çok pazarlama yanlışı söz konusu, ki bu yüzden bir çok insan bu filme gitmekte tereddüt ediyor olabilir. Çünkü ben filme gidene kadar “Nokta”nın bu tarz bir suç filmi olduğunu düşünmüyordum bile açıkçası. Hat sanatı ise filmde bir amaç değil, araç olarak başarılı bir şekilde kullanılmış ve filme hat sanatını anlatan bir film demek çok yanlış, gözünüzün önünde yarı belgesel bir film canlanmasın.

Merhaba 3 Maymun takipçileri, fark ettiğiniz gibi her ay yaptığımız film tanıtımları sürekli aksamakta, bazen de ay içinde filmlerin gösterim tarihleri değiştiği için yanlış olmakta, öncelikle bunlar için kusurumuza bakmayın. Nisan ayında da gerek işlerimizin yoğunluğu gerekse de film festivali nedeniyle (ya festival filmleri hakkında bilgi verecek ve blogumuz bir sinema bloguna dönüşecekti ya da sadece izlediğimiz fazla duyulmamış, ilginç filmleri tanıtmaya geri dönecektik, the fall, be kind rewind, 2 days in paris gibi) aylık film tanıtımından vazgeçmiştik ki, mayıs ayında tüm dünya ile aynı anda gösterime girecek ve merak uyandıran bir çok film olduğunu görüp en azından onlar hakkında bir şeyler yazalım dedik. Onun dışında gelecek her filmi tanıtma olayına pek girmemeyi düşünüyoruz şimdilik, görüşmek üzere…

x_men_origins_wolverine2X-MEN ORIGINS: WOLVERINE: Bu ay ilk tanıtacağımız film, arka planda verdiği insan hikayeleri, farklı olanlara duyulan ayrımcılığı ve özel yeteneklere sahip olunmasına rağmen doğamızdaki bizi insan yapan zaaflarla aslında hiç bir farkımız olmadığı gibi unsurlarla diğer çizgi roman uyarlamalarından farklı bir yerde duran X-Men üçlemesinin öncesi niteliğinde. Aslında bu serideki Wolverine karakterinin X-Men olmadan önceki hikayesi  demek daha doğru olacak, çünkü Magneto için de 2011’de gösterime girecek bir film daha olacak. Neden böyle bir şey yapılmasına karar verildi derseniz, bunun en büyük sebebi, Wolverine karakteriyle yıldızı parlayan Hugh Jackman’ın çizgi romanın kullanım haklarını satın alması ve John Palermo ile birlikte kurduğu yapım şirketiyle ilk olarak, başta X-Men fanları olmak üzere büyük beğeni kazanan Wolverine karakteri için yeni bir seri yaratmak istemesi. Tabii filmde sadece Wolverine karakteri olmayacak, çizgi roman serisini takip edenlerin yakından tanıdığı Wolverine’in ezeli düşmanı Sabertooth, X-Men üyelerinden Gambit, Deadpool, Bolt, The Blob ve X 2’de karşımıza çıkan William Stryker’ı da bu filmde izleme şansına sahip olacağız. Böylece Wolverine’in kökenleri ve kemiklerini kaplayan kırılmaz metal adamantium hakkında bilgi sahibi olacağız. Filmin yönetmen koltuğunda en iyi yabancı dilde film oscarına sahip Güney Afrika yapımı “Tsotsi (Thug)”nin yönetmeni Gavin Hood’un olduğu filmde; Wolverine’i dördüncü kez canlandıran Hugh Jackman dışında, ki böylece yakın zamanda vefat eden meşhur Superman Christopher Reeve’den sonra aynı süper kahramanı dördüncü kez canlandıran ilk kişi olacak, Liev  Schreiber, Ryan Reynolds, Dominic Monaghan, Danny Huston, Taylor Kitsch gibi isimler var. Son olarak film hakkında çıkan ilk izlenimlere ve fragmanlarına bakacak olursak, X-Men serisine göre aksiyon yükünün daha fazla olduğunu söyleyemek mümkün. (Gösterim Tarihi: 1 Mayıs 2009)

star_trek_poster1STAR TREK: Son dönemin flaş yönetmenlerinden ve Lost’un yaratıcılarından J. J. Abrams, Uzay Yolu serisini tekrar canlandırmak için sinemaya geri dönüyor ve meşhur seriyi en başına alarak Atılgan’ın yapım aşamasına, tanıdığımız Kaptan Kirk, Spock, McCoy, Scotty gibi karakterlerin daha çömez sayılabileceği dönemlere geri götürüyor. Asıl kadrodaki pek çok kişinin vefat ettiği veya iyice yaşlandığı göz önüne alınırsa, Kaptan Picard’lı yeni jenerasyonun da 2000’li yıllarda çekilen filmlerinin de eski başarıdan uzak olduğu düşünülürse, belki de aynı Batman de olduğu gibi en baştan seriyi almak hem akıllıca, hem de modaya uygun olduğu düşünülebilir, ama yıllardır insanların iyice benimsediği karakterleri yeni yüzlerle izleyicinin karşısına çıkarmanın riskleri olduğunu da unutmamak lazım. Yine de ilk izlenimler filmin beklemeye değdiği yönünde, hatta devamının 2011’de geleceği anons edilmiş durumda. J. J. Abrams’ın zaten bu projeyi ne kadar önemsediği daha önce Alias ve Fringe gibi dizilerde birlikte çalıştığı Roberto Orci ile Alex Kurtzman’a senaryoyu yazdırması ve onlarla birlikte yapımcı olarak yer almasından da belli, filmin diğer yapımcıları arasında Lost serisinin yaratıcılarından Damon Lindelof da bulunuyor. Atılgan mürettebatını Chris Pine (Kaptan Kirk), Zachary Quinto (Spock), Simon Pegg (Scotty), Karl Urban (Doktor McCoy), John Cho (Sulu), Zoe Saldana (Uhura), Anton Yelchin (Chekov) gibi isimlerin canlandırdığı filmde; ayrıca Eric Bana, Winona Ryder, Bruce Greenwood ve ilk seriden Spock rolüyle tanıdığımız Leonard Nimoy yine aynı karakterin yaşlı halini canlandırmak üzere kamera karşısına geçiyor. (Gösterim Tarihi: 8 Mayıs 2009)

milk-poster-sean-pennMILK: Bu sene en iyi orjinal senaryo (Dustin Lance Black) ve erkek oyuncu (Sean Penn) kategorilerinde oscar ödülüne layık görülen Milk, sonunda ülkemizde de gösterime giriyor. Filmin hikayesi; şehir meclisine giren ilk gay aktivist olan Harvey Milk’in gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Gus Van Sant’ın yönettiği filmde, toplum tarafından dışlanan ve cinsel kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan insanların yaşadığı ayrımcılığa karşı ilk yasal mücadeleyi başlatan Harvey Milk’in 70’li yılların Amerika’sında savaşı anlatıyor. Milk’in başlattığı bu hareket diğer kimliğini gizlemek zorunda kalan insanların da sesinin duyulması için bir araca dönüşüyor. Ayrıca filmi izleyenler örgütlenmenin nasıl barışçı ve yapıcı şekilde yapılabileceğinin de en güzel örneklerinden birini görüyorlar. Filmde en dikkat çekici yanlarından biri de; iki insan arasında yaşanan aşkın, cinsiyete bakılmaksızın bu kadar doğal verilmiş olması. Filmi izleyince siz de oscar töreninde Robert De Niro’nun Sean Penn’i anons ettiği söze hak vereceksiniz, biz de inanılmaz gerçekçi bir homoseksüel insan portresi çizen Sean Penn’in daha önce nasıl heteroseksüel erkekleri oynayabildiğini anlamıyoruz. Başrollerinde Sean Penn’in yanısıra, Josh Brolin, Emile Hirsch, James Franco ve Diego Luna gibi isimlerin olduğu filmde, küçük bir hatırlatma eklemek gerekirse, oyunculardan Josh Brolin, bu sene “No Country For Old Men”den sonra “Milk” ile ikinci defa en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarına aday gösterildi. (Gösterim Tarihi: 9 Mayıs 2009)

angels-and-demons-movie-poster-1ANGELS & DEMONS: Da Vinci Şifresi ile dünya çapında bir ün kazanan Dan Brown’ın yarattığı Robert Langdon adındaki simgebilimci profesörün, ilk ortaya çıktığı Melekler ve Şeytanlar’ın sinema uyarlaması da bu ay gösterime girecek olan bir diğer film. Yönetmen koltuğunda yine Ron Howard’ın oturduğu filmde, meşhur simgebilimci Profesör Robert Langdon’ı Tom Hanks canlandırmaya devam ediyor. Robert Langdon, bu sefer dünyanın önemli bilim merkezlerinden olan, yakın zamanda Big Bang’in de yeniden yaratılma deneyine ev sahipliği yapan CERN’de meydana gelen bir cinayet yüzünden Vatikan’a kadar uzanan bir maceranın içinde buluyor kendini. Cesedin üzerinde yüzyıllardır görünmemiş Illuminati adlı kökeni Rönesans dönemi bilim adamlarına dayanan bir örgüt ya da tarikatın, taklit edilmesi imkansız damgasının bulunması nedeniyle çağırılan Robert Langdon, yeniden ip uçlarını ve simgeleri takip ederek bu esrarı aydınlatmaya çalışıyor. Vatikan’da geçen sahneler için izin alınamayan ve daha gösterime girmeden Papa tarafından kınanan filmin, Vatikan sahneleri için pek çok yer aslına uygun şekilde yeniden inşa edilmek zorunda kalındı. Filmde bu kez Tom Hanks’a Ewan McGregor, Ayelet Zurer, Stellan Skarsgard, Armin Mueller-Stahl gibi önemli isimler eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 15 Mayıs 2009)

watchmen_poster16WATCHMEN: 300 filminin yönetmeni Zack Snyder, yine fantastik bir macerayla, bu ay beyazperdede hünerini göstermeye hazırlanıyor. Tüm dünya ile aynı anda gösterime girecek “Watchmen”in konusu ise kısaca şöyle; alternatif bir 1985 yılında günlük yaşamda yer kazanmış süper kahramanlardan birinin öldürülmesi sonucu, bazı gizlenen gerçeklerin ortaya çıkması. Başrollerinde Jackie Earle Haley, Billy Crudup, Jeffrey Dean Morgan, Patrick Wilson, Carla Gugino, Stephen McHattie gibi fazla tanınmamış isimlerin olduğu filmin hikayesi ise; 1988 yılında bilimkurgu ve fantezi edebiyatının en prestijli ödüllerinden sayılan Hugo’yu alan – ki bu ödülü kazanan ilk çizgi roman yazarıdır ve ödülü kazanmasının ertesi gün ödüle yeni bir kural getirilerek çizgi romanlar tamamen dışlanmıştır – Alan Moore’un aynı adlı çizgi romanından uyarlanmış. Alan Moore’u daha önce yine sinemaya uyarlanan “From Hell”, “The League Of Extraordinary Gentlemen” ve “V For Vendetta” gibi çizgi roman serilerinden de hatırlayabilirsiniz. (Gösterim Tarihi: 6 Mart 2009)

seven-pounds-posterSEVEN POUNDS: “The Last Kiss”le dikkatleri çeken İtalyan yönetmen Gabriele Muccino’nun, “The Pursuit Of Happyness”tan sonra tekrar Will Smith’le ortak bir çalışmaya girdiği “Seven Pounds”, Will Smith’in tekrar dramaya döndüğü filmlerden. Will Smith filmde, bir trafik kazası sonucu karısı dahil yedi kişinin ölümüne neden olduğu için, kendince bir tür arınmaya giden ve bu sebeple doğru yedi kişiyi bulup onlara hayatlarına devam etmeleri için gerekli yedi hediyeyi, ki buna kendi organları ve maddi olanakları dahil, sunmak isteyen yetenekli bir uzay mühendisini canlandırıyor. Filmde Will Smith’e Rosario Dawson, Woody Harrelson, Barry Pepper, Michael Ealy gibi isimler eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 13 Mart 2009)

duplicityDUPLICITY: Bourne serisinin senaryo yazarlarından Tony Gilroy, bir çok dalda oscar ödülüne aday olan “Michael Clayton”dan sonra yazıp yönettiği ikinci film olan “Duplicity” ile Bourne serisinden alışık olduğumuz aksiyon, gerilim, casuslukla örülü hikayelere bir nevi geri dönüş yapıyor. Clive Owen ve Julia Roberts’ı “The Closer”dan sonra tekrar bir arada izleme şansına sahip olacağımız filmin diğer oyuncuları da dikkat çekici isimlerden oluşuyor. En son “John Adams” adlı televizyon mini serisinde canlandırdıkları John Adams ve Benjamin Franklin rolleriyle bu sene altın küre ödülü kazanan Paul Giamatti ve Tom Wilkinson, bu kez beyaz perdede bir araya geliyorlar. (Gösterim Tarihi: 20 Mart 2009)

thereaderposter_000THE READER: Bu sene en iyi kadın oyuncu dalında Kate Winslet’e en sonunda hakkıyla bir oscar ödülü kazandıran “The Reader”, bu ay gösterime girecek en önemli filmlerden. Bernhard Schlink’in “Der Vorleser” isimli romanından uyarlanan film – ki aynı zamanda New York Times’ın bestseller listesinde bir numara olan ilk almanca roman – II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında orta yaşlı bir kadınla, henüz reşit olmamış bir gencin yaşadığı ilişkinin gelişimini yıllara dağılan bir hikaye içinde anlatıyor. Yönetmen koltuğunda bu film dahil, “Billy Elliott” ve “The Hours” gibi filmlerle üç kez en iyi yönetmen oscarına aday olmuş Stephen Daldry’nin oturduğu filmin diğer önemli oyuncuları ise; Ralph Fiennes, David Kross ve Lena Olin. (Gösterim Tarihi: 20 Mart 2009)

rocknrolla_ver2ROCKNROLLA: “Lock, Stock And Two Smoking Barrels” ve “Snatch” gibi kült filmlerin yönetmeni Guy Ritchie, senaryosunu da yazdığı “Rocknrolla” adlı filmle, tekrar Londra’nın suç sahnesine geri dönüyor. Başrollerini “300”, “P.S. I Love You” gibi filmlerle yıldızı parlayan Gerard Butler, Tom Wilkinson, Thandie Newton, Jeremy Piven, Ludacris, Gemma Arterton, Mark Strong, Idris Elba, Tom Hardy gibi isimlerin paylaştığı yapım, geniş oyuncu kadrosu ve renkli olduğu kadar ilginç lakabları da olan karakterleriyle yönetmenin daha önceki filmlerini hatırlatıyor. (Gösterim Tarihi: 27 Mart 2009)

Bu filmler dışında bu ay gösterime girecek diğer önemli filmlerden bahsedecek olursak; Christian Slater’ın başrolünde oynadığı romantik drama “He Was A Quiet Man“; 2009 en iyi belgesel oscarını kazanan, Phillippe Petit’in 1974 yılında ikiz kulelerin tepesine gerdiği telde yaptığı yüzyılın sanatsal suçu olarak adlandırılan gösterisinin hikayesinin anlatıldığı “Man On Wire“; Dwayne Johnson nam-ı diğer The Rock’ın başrolünde yer aldığı bilimkurgu-aksiyon “Race To Witch Mountain“; Renee Zellweger’lı romantik komedi “New In Town“; Robert Carlyle, Ving Rhames, Ian Somerhalder, Kelly Hu gibi isimlerin başrolünü paylaştığı, 30 suikastçinin bir kasabada kozlarını paylaşmasını anlatan katıksız aksiyon filmi “The Tournament“; başrollerini Chris Evans, Djimon Hounsou, Dakota Fanning, Camilla Belle gibi isimlerin paylaştığı özel güçlere sahip iki gencin Hong Kong’da bir kızı bulmaya çabalarının anlatıldığı bilimkurgu gerilim “Push“; “The Devil Wears Prada”nın yönetmeni David Frankel’ın Owen Wilson, Jennifer Aniston, Eric Dane, Alan Arkin, Kathleen Turner’lı romantik komedisi “Marley & Me” ve son olarak “American Beauty”nin oscarlı senaryo yazarı ve “Six Feet Under”ın yaratıcısı Alan Ball’un Alicia Erian’ın romanından uyarladığı Aaron Eckhart, Toni Colette, Maria Bello gibi isimleri buluşturduğu draması “Nothing Is Private“.