Yazar Arşivi

Tanrıya 5 Soru

Yayınlandı: 4 Aralık 2009 3aymun tarafından PAYLAŞMADILAR içinde

”korkuyorum…kendimi günahlarımla sıkıştırdığım  bu yalnızlık
sarmalından çıkmaktan…ilk olarak…bana dokunulmasından..gerçek
anlamda etime..ruhumun kalan ulaşılabilir
kısımlarına..paylaşmaktan..yaratmaktan…yaşama dair
herşeyden…korkuyorum…
tekrar hiissedebilmeyi hayal ederek,aceleyle kaybettiğim coşkuyu
arayarak geçirdiğim aylar aylardan sonra,bu aylar ki aynı şekilde
geçirilmiş yıllar ve yıllardan kaçışın ertesiydi…”

bunları aslında kendime yazıyorum kimseye değil..ve işte bu sebeple
herkese yazıyorum..
kanattım…acıttım..tanrımla konuşmak istiyorum..ona sormak istediğim
çok şey var…birincisi zamanla ilgili olacak,milat neydi…bu çok
gerilere gidebilir..ikincisi gelecekle ilgili olacak…hala şansım var
mı? üçüncüsü onunla ilgili olucak, tanrı olduğunu nasıl bilebildin?
bu ülkeden,bu zamandan, tecrit edildiğimiz,mecbur olduğumuz bu
hayatlardan tiksiniyorum..kaçacak delik arıyorum ama bu sinek ve
örümcek hikayesinden de beter..sineğin kutsal olduğu bir din arıyorum
ve tekrar boka batıyorum..
patlamayan balonlar gibiyiz,iki kişi bir sokağa fazla,tek başıma
evlerden taşıyorum…tanrım bir çuvaldız,ben onu kendime
batıramıyorum..
herşeyi geçtim ben,üzerinden aştım..ayağımın takıldığı yerin az
ötesinde bedenim ve alelade yaşantım uzanıyor,ruhumun yükseldiği
yerden apaçık görüyorum ve epey de mesafeli yaklaşıyorum ruhum
olarak…bu beden ölmeden yükselltiği ruhuna kavuşabilmek için bir
kule dikmeli göğe doğru..tanrım devreye giriyor ve dillerimi
ayrıştırıyor… yanıma bayan bir tercuman göndermeyi de ihmal
etmiyor..yılanlar omurgasını biz cennetimizi kaybediyoruz..
elmanın çöpü,incirin yaprağı..
hayaller kuruyor beynimde..
ben eskiyor,ben eski o yoruluyor..birleşmek sonsuza özeniyor,ama
birleşmeler birleşmiyor..sonsuza uzanıyor ayrı ayrı etrafımı
sarıyor..bir hücre..kapı da hapis midir hücrede…beşinci sorum
bu,tanrım gülümsüyor bir çilingir becerisiyle…

BONOBO

Reklamlar

Sen Aslında Bir

Yayınlandı: 10 Kasım 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

071Resimdin.

Çerçeve ve duvardı hayatın.

Durağan bir andın.

Hiç bilemedik senle bir film olmayı;

Bir müzik ve bir şiir akıp giden..

Bir su; her hareketinde her kareye hayat veren..

(sen aslında bir)

Resimdin ve gayet de güzeldin.

Çerçeveli ve duvarda..

Bir anlık bakışla tutulduğum,

Baş ucuma asıp avunduğum..

Elim tutuyordu yalnızca bir anını elinin…

Yüzüm bakıyordu geçmişsiz geleceksiz çizgilerine..

Ve aşk buna deniyordu bilindik hikayelerde..

Hikaye bile değildin.

Çizdiğim pastel bir ifade,

Sadece kendi yarattığım

Seyirlik bir sürrealite..

M’den Martılar,Telveden Aşklar

Yayınlandı: 4 Ekim 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

İlk gördüğü anda kor gibi yaktı genç kızın gönlünü. Simsiyah saçlarını gizleyen şapkasının altında neler düşündüğünü merak etti. Sonra sonra gözlerini kısarak baktı adama. Dümdüz bir sırıktan ibaret gövdesi başını taşıyamaz gibi görünüyordu. Adamın daha uzaklarına doğru harf harf olmuş martılar dolanıyordu. Bir nota dizimi, bir ezgi diye düşündü genç kız. Martıların kanatlarında bemoller gördü, bulutlarda diyezler.

Şöyle bir kez daha bakındı genç kız. Bir yerlerde gizlenmiş bir işaret, belki de ufacık bir kalp görebilmek için.. Görebildiği sadece balıklardı, denizin içinde olmayan.. Balıklar ağaçların üzerinde ve balıklar yol kenarlarında…

Hayırdır inşallah geçirdi içinden genç kız ve fincanını yıkamaya gitti….

Kabuktan Zaman

Yayınlandı: 9 Temmuz 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde
Etiketler:, , , , ,

salyangozAslında bir salyangozun kabuğunda zaman..

Sarmal bir kabuktan beklentilerimiz doğuyor,

Ne oluyorsa bu dünyada; iki salyangoz kulağını bir geçe oluyor…

Kabuk beş kere dönerse kıyametler kopuyor…

Hiç dönmese çanlar çalıyor kimi kiliselerde,

Ağıtlar yakılıyor camilerde..

 

Snail-Clock--3DBir salyangozun kabuğunda zaman

Ve bir salyangoz ayağımızın dibinde şu an..

İrkilip geri kaçtığımız, korkup üstüne atıldığımız

Aslında hep kendi zamanımız..

Üstüne bastığımızda çatırdayan ses,

Ölüme az kalan dakikalarımız…

 

432890052_ada2ca9898_mKüçük bir çocuk eline alıp bırakırdı bir ağacın gölgesine oysa..

Korkmazdı kendinden küçükten, kendinden yüce de olsa..

Salyangozun sarmal kabuğuna takılırdı bakışları, hayran..

Bizse vadedilenlere hayranlığı bırakmışız çoktan..

 

Kendi dakikalarımızdan çaldığımızı bilsek sever miydik doğayı

Ve nefes bulur muydu ruhumuz bütüne ait olduğunu bilse..

Korkularımız bencilliğimizden öte de değil.. Yalnızlığımızın içinde gizli.

Bir ağaca sarılmayı bilendedir yaşamın bütün izi..

_380_74441Bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kısa zaman evvel okuduğum, etkisinden hala çıkamadığım, bir müddet daha da çıkamayacağımı düşündüğüm… Bende adeta ikinci bir “Sybil” etkisi yaratan ve fakat Sybil’dan farklı olarak,  hadiselerin merkezinde olan kişinin kalemden döküldüğünden; yani otobiyografik yönü baskin olduğundan mıdır yoksa yayımlandığı dönemde Sybil kadar sansasyon yaratmadığından ve kıymetinin şarap misali yıllar geçtikçe katlandığından mıdır bilinmez sözünü ettiğim kitap, beni yıllar önce derinden etkilemiş olan Sybil’dan daha gerçekçi ve çarpıcı bir etki bıraktı hissiyatımda. Sybil vakasını ilgilenenler ve bilenler bilir. On altı karakterli, Dissosiyatif  Kimlik Bozukluğu’ndan muzdarip, kişilik bölünmesi yaşayan kızımız. Yıllar yıllar önce, kitapların o renkli, büyülü dünyasına ilk adımlarımı attığım yaşlarda belki de, babamın devasa kütüphanesinden bulup çıkardığım, rengi solmuş, yer yer sayfaları kopmuş, bugün bile görüntüsü hatırıma geldiğinde irkilmeme neden olan, saman sarısı romanın başkahramanı…

Şimdi sözünü edeceğim romanın kahramanının ismi ise Deborah. Bir çoğumuzun, okumamış olanların bile ismine bir şekilde aşina olduğunu düşündüğüm, kimilerinin ise okumak üzere alıp kitaplığında beklettiği ya da başlayıp bir türlü sonunu getirmeyi başaramadığı bir başyapıt. Evet, şimdiden söylemekte fayda var ; Ne okunması ne de okunanların hazmedilmesi kolay olmayan bir kitap “i never promised you a rose garden”, Türkçesiyle “Sana gül bahçesi vadetmedim”. Her ne kadar akıl hastanesinde geçse ve akıl hastalıklarından dem vursa da aslında şahane bir   ‘içerisi-dışarısı hikayesi’. Biz dışarıdakilerin, bir nebze de olsa ‘içeriye’ girebilmesini sağlayan, azıcık da olsa ‘içeri’nin atmosferini solutan ve özünde akıl hastanelerinin de, daha fazla değil, sadece ve sadece hayat  kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu gösteren eğitici bir eser. Yazarı Joanne Greenberg’in bire bir kendi tedavi ve terapi sürecini aktarması nedeniyle de, otoriteler tarafından uzunca müddet bir roman olarak kabul edilmemiş, yaratım gücünden uzak olduğu ve gerçek hadiselerden yola çıktığı için otobiyografik bir eser olarak kabul görmüş.

Olaylar Deborah’a Paranoid Şizofreni teşhisi konmasıyla başlıyor. Sonrasında ailesinden ve evinden kopuşu ve onu akıl hastanesinde bekleyen sancılı bir tedavi süreci. Deborah’in zengin iç dünyası ve hayal gücü (onun deyimiyle sığınağı olan yr krallığı) , deneyimli  doktoruyla gerçekleşen terapi seansları ve hastane koridorları üçgeninde gelişen en abartısız ifadeyle acıklı bir hikaye. Okuyucu başlangıçta büyük bir iştahla, en ağır mental bozukluklardan biri olan şizofreniyi ve akıl hastanesi koridorlarını, koğuşlarını keşfe çıkmaya hazırlanırken, kitabın sonlarına doğru, bu hevesini çoktan bastırmış olan ve bu hevesten çok daha önemli olan bir gerçeğin, sessiz sedasız ama çok derinden yüzüne çarpıldığını hissediyor. Kendi benliği, kimliği ve düşünce dünyasıyla Deborah’ın ve koğuş arkadaşlarının dünyaları arasındaki hiç de azımsanmayacak benzerlikler ve ortak noktalar. Başka bir deyişle okuyucunun ‘içeriyi’ keşfi. Bu sebeple olmalı ki Deborah kitabın bir bölümünde, hastalarla büyük bir olasılıkla doktorlardan dahi fazla vakit geçiren hasta bakıcıların kendilerine olan bunca nefretini, bu benzerliği çok evvelden keşfetmiş olmalarına bağlıyor. “Akıl hastası insanların söze dökülmüş düşünceleriyle, sağlıklı insanların söze dökülmemiş cümleleri arasındaki gizli benzerliği keşfetmiş olmaları” diyor Deborah bu korkunun ve nefretin sebebi; “Birgün bizim gibi olmaktan ölesiye korkuyorlar”. Zaten bu hakikat okuyucunun yüzüne bir tokat gibi çarptığında, Deborah’ın iyileşip iyileşmeyeceği ve romanın nasıl sonlanacağı büyük ölçüde önemini yitiriyor. Kitap, misyonunu yerine getirmiş, o ürkütücü gerçeği aktarmıştır okuyana artık. “Sana Gül Bahçesi vadetmedim” ismi ise Deborah ile doktorunun seans sırasındaki bir diyalogundan geliyor. Sana gül bahçesi vadetmiyorum. Bundan sonra tamamen iyileşemeyeceksin. Ama başetmeyi ögrenirsen güzel günler de göreceksin, mealinde cümleler dökülüyor Dr. Fried’in ağzından.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, şizofreni üzerine yazılmış, şizofreniyi anlamaya ve tanımaya hizmet eden en önemli eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Ve aslında bu hastalığa ve hastalara karşı toplumsal anlamda taşıdığımız önyargıların ne de boş olduğunu vurguluyor. Toplumumuzda ve birçok toplumda hala tabu olarak görülen bu hastalığın, halk arasındaki kabulüyle ‘delirmek’ olduğunu da, şizofrenlerin korkulması gereken insanlar olduğuna dair düşünceyi de bunun yanı sıra görece eğitimli, aydın insanların bakış açısıyla şizofreninin genelde bir entelektüel hastalığı olduğu kanısını da çok açık bir biçimde yalanlıyor.

Deborah’ın kendine dönük şiddeti, sanrıları ve hezeyanları üzerinden, şizofreninin yakıcı yüzünü ve aslında hiç de bazılarının sandığı gibi eğlenceli bir hastalık olmadığını anlatırken, bir yandan da tabu haline getirilecek  bir yanının da bulunmadığını belirtiyor. Hiç kimsenin tutulmak istemeyeceği türden, acı verici bir hastalık. Bir hastalık. Sadece o kadar işte. Onlar dışarıda olmaktan korktuklari icin ‘içerideler’ zaten, bizim de onlardan ürkmemiz, aradaki uçurumları derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Uzun zamandır bu derece etkilendiğim bir kitap olmamıştı. Okumasaydım kendimde de bir kısmı mevcut olan önyargılardan kurtulamayacaktım büyük ihtimalle. Dahası ataklar şeklinde seyreden bunaltılarım ve major seviyedeki depresyonum, bana bir psikiyatri polikliniğinde sıra bekleme, oradaki insanları gözlemleme fırsatı vermeseydi eğer bu kitabı yüksek ihtimalle okumayacak, o insanların iç dünyasını da merak etmeyecek ve hepimizin aslında bir miktar şizofrenik olduğumuzdan bi haber yaşayacaktım.

“Adalet uygulanmıyorsa ,

namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa,

sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor ?

Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.

Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim.

Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim.

Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim …”

GÖZDE YENER

Aslında Yollar Hiç Bitmez

Yayınlandı: 4 Haziran 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

Bu sabah eski defterlerimi karıştırırken 13 yaşlarımda yazdığım bir yazıya rastladım. Sizlerle de bunu paylaşmak istedim. Bundan 11 sene öncesine ait bir hayal dünyası, birşeyler şu an daha katılaşmış ya da büyüdükçe sakinleşeceğimize daha da hiddetleniyoruz dünyaya.. Lafı uzatmayayım, bu da benim geçmişimin bir ‘paylaşmadılar’ı olsun…

64436495ur4O yolda, hiç düşünmeden, sadece görerek ve bilerek ilerliyordum. Ufuk çizgisi bana çok uzak bir o kadar da yakınmış gibi geliyordu. Yürüdüğüm yol o kadar güzeldi ki! Her iki tarafında koskocaman selvi ağaçları ve arka taraflarında görkemli evler… Ama benim dikkatimi çeken ormanın içinde kaybolmuş olan küçük bir evdi. Bir an gözlerimi kapayıp düşündüm; acaba öyle küçük ve şirin bir evde, gayet bencil, ruhsuz ve huysuz bir adam yaşayabilir miydi? Belki şikayet edebileceği bir şey olmadığı için mutsuz bir insan olabilirdi. Ama bence o tür evler mutlu, şirin aileler içindir. Gerektiğinde sorun yaşayan ama acıları paylaştıkça azalan bir aile için…

Bu düşüncelerimden suratıma çarpan güneş ışığı sayesinde kurtulmuştum. Ağaçların arasından küçük bir boşluk bulupta yüzümü aydınlatıncaya kadar beni takip etmişti. Ve en sonunda yüzümdeki zar zor görünen küçük benleri görebilecek kadar güçlü bir ışıkla yüzümü aydınlatmıştı. Yolun sonuna doğru yaklaşırken rüzgarın bana fısıldadığını duydum. Çok nazik bir beyfendi gibi geliyordu sesi. Yolda yaşlı ve ton ton insanların yorulmuş bir anlarındaki bir bardak su isteyişleri gibiydi. Ne de olsa rüzgar dünya varolduğundan beri vardı. Üstelik o güneş, ay ve yıldızlar gibi devamlı yerinde durmuyordu. Ayrıca bu üç varlık yüzlerini nöbetleşe gösteriyorlardı. Rüzgar ise bütün dünyayı dolaşıyor ve dinlenmeye hiç vakti olmuyordu. Rüzgar sanki bana haklısın dermişçesine çok şiddetli bir şekilde esmeye başladı. Öyle hızlanmıştı ki kafama sıkı sıkı geçirdiğim şapkamı bile uçurmuştu. Tam yere eğilip şapkamı alacaktım ki yerde duran küçük, siyah bir taş gördüm. Birden küçük siyah bir taş olsaydım denizde yaşamak isterdim diye düşündüm. Çünkü denizdeki taşlara herkes imrenir. Onların yalnız kalma durumları yoktur. Oysa bu taş tam yolun orta yerinde yapayalnızdı. Sonra yanlış düşündüğümü anladım. Çünkü onun da arkadaşları ağaçlar, evler, belki de araba lastikleriydi. Ama gene de denizde olmak daha iyiydi. Çünkü denizdeki taşlar rengarenktir, iç açarlar. İnsanlar onları toplamaya bayılır. Siz hiç toprak yoldaki siyah taşları toplayan insanlar gördünüz mü? Ben görmedim. Neyse bunları düşündükten sonra küçük, siyah taşı alıp, ilerideki serin sulara bırakmaya karar verdim. Taşı cebime koyup yürümeye devam ettim.

Kumsala vardığımda, kumsala boylu boyunca yayılmış kocaman sarı bir köpek gördüm. Beni görünce şımarık bir şekilde gerinerek kuyruk sallamaya başladı. Yanına gidip oturdum. Gözlerimin içine sanki beni sev dermişçesine bakıyordu. Onu biraz sevdim ve sonunda sıkılarak yanımdan ayrıldı. Ben de küçük siyah taşı cebimden çıkarıp denize atmaya gittim. Onun bir kara taşı olduğunu düşünerek, karada olduğunu hissedip aslında denizde olmasını sağlayacak bir yere bıraktım. Suya atılınca birden parlamaya başladı. Artık kolay farkedilebiliyordu. Kendisini özel hissetmiş olmalıydı. En azından ben böyle hissederdim.

Biraz kumsalda uzanıp dinlenmek istedim. Bir an dalmışım. Rüya görmeye başladım. Rüyamda ben bir gitarın teliydim ve la sesini veriyordum. İlginç bir rüyaydı kabul ediyorum ama anlamlıydı. Çünkü sahibim bir orkestrada çalıyordu. Ve bu orkestradaki her insan farklı bir ülkedendi, farklı bir dili konuşuyorlardı, renkleri ve dinleri farklıydı. Ama hepsi aynı şarkıyı çalıyorlardı. Müziğin bütün dünyadaki insanların dili olmasını seviyordum.

Uyandığımda güneş batmak üzereydi. Biraz fazla dalmış olmalıydım. Güneş şimdi bütün dünyaya hakim gibiydi. Denizin üzeri kıpkırmızı olmuş ve durgunlaşmıştı. Sanki bütün günün yorgunluğunu atmak istermişçesine boylu boyunca uzanmıştı. Daha güneş batmamıştı ki ay belirginleşivermişti. Arkasından cesareti olan bir kaç küçük yıldızla birlikte… Sonra sallanan salıncağın gıcırtısıyla irkildim. Ayağa kalktım. Şöyle bir etrafıma bakındım. Birşey söyleyecektim ama biliyorsunuz bazen sözler yetersiz kalır. Sonra arkamı döndüm ve o upuzun yolda, hiç düşünmeden sadece görerek ve bilerek yürümeye başladım.

Marla Olmak

Yayınlandı: 19 Mayıs 2009 3aymun tarafından KONUŞMADILAR içinde
Etiketler:, , ,

Uzun zamandır sitemize koymak için bir yazı yazmak istiyordum. Nedense son günlerde duyduklarım, gördüklerim ya da konuştuklarım yazıya dökülmeyi istemediler. Bir nevi yazmama eylemi yapıyor içimdeki sözcükler, tüm noktalama işaretleriyle birleşip aklıma oyun ediyorlar. Bugün kırıyorum grevlerini. Çünkü uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlandım. Aslına bakarsanız bahsedeceklerimin gündemi çoktan geçti. O zamanlar Marla 4 yaşındaymış şimdilerde 7-8 olmuştur. Marla kim ki duk? Bilmeyenler için hemen anlatmaya başlıyorum:

Marla_Movieweb

Zane Dancing

Dün gece televizyonda bir belgesel başladı. Oz büyücüsünün müziği eşliğinde etrafta boya kalemleriyle koşuşturan küçük bir kız belirdi. Resim yapmayı çok seven ama nedense ayda yılda bir kere bir doz alan bir insan olarak merak ettim. 2007 yapımı olan bu belgeselin adı: ‘My kid could paint that’ (bunları yapan benim çocuğum). Başrolünde dört yaşında, cin bakışlı Marla Olmstead var. O yıllardan günümüze kadar yaptığı resimleriyle ailesine servet kazandıran şu minik kız. Nasıl olur ki nasıl nasıl nasıl!! İlk açtığı sergisinde diğer ressamların eserleri 8 bin dolara satılırken onun ki 15 bine alıcı buluyor…

marla-olmsteadİzledim. Bitti ve diğer kanalda tekrarı başladı onu da izledim. Şimdi hikaye şu: Baba karakterimiz olan ‘Baba’ amatör bir ressam. Bir gün karısının resmini yaparken o zamanlar iki yaşındaki kızı Marla’nın boyalara aşırı ilgi gösterdiğini farkediyor. Bir taraftan da onun resmini mahvetmesin diye veriyor önüne bir kağıdı oyalanmasını ümit ediyor. Burada bir ümidin gerçeğe dönüşmesinin hikayesi yatıyor. Çünkü Marla o yaştaki bir çocuğa göre harikalar yaratıyor. (Burada anti parantez: Anne hiçbir zaman çocuguna dahi gözüyle bakılmasını istemiyor çünkü ona göre dahilikle delilik arasında ince bir çizgi var:) ) Böylece Marla boyamaya başlıyor. Önüne ne koyarlarsa, parmaklarıyla, spatulayla, fırçalarla… Ailenin kafe sahibi bir arkadaşı Marla’nın resimlerinden birini kafesine asıyor. Ve resim çok büyük talep görüyor. Benim yorumumca büyük bir ressam olmak içinde kalmış olan Baba bu durumu hemen değerlendirmeye karar veriyor; Marla’ya sergi açılmalı…

Purse

Purse

İlk sergiden ufak çaplı bir servet ve dünya çapında bir ün yakalıyor Marla. Dünyanın dört bir yerinden resimlerine talepler artıyor. Tabii medya kuruluşları yakaladıkları haberi bu kadar çabuk gündemden düşürmek istemiyorlar ve Marla bir resmi baştan sona yaparken kameraya çekiyorlar. Bu resmin adı Purse. 60 dakika isimli bir programda bu resim bir psikolog tarafından diğer resimleriyle karşılaştırılıyor ve kesinlikle birbirlerine benzemediği sonucuna varılıyor. Bu programdan sonra Marla’nın tüm resimlerinde aslında babasının izi olduğu iddiası ortaya atılıyor. Çocuklarını kullanmaktan ötürü ailesi yerin dibine batırılıyor. Daha sonra aile kendini aklamak için Marla’yı başka bir resim yaparken çekiyorlar. Bu resmin adı da Ocean. Yukarıda da gördüğünüz gibi iki resim birbirlerini andırıyor ve diğerlerinden bir nebze de olsun farklı. Yine de Marla ve ailesi olaylardan dolayı aklanıyorlar ve Marla hala küçük dahi ressam olarak yaşamına devam ediyor.

marla

Ocean

Peki ben neden bu belgeseli iki kere hem de aynı gün içerisinde izledim ki? Kafamda aileye karşı oluşan şüphelere rağmen Marla’yı resim yaparken görmek çok rahatlatıcı da ondan. Öncelikle Marla ister babasının yardımı olsun ister olmasın hem kendisinin hem de kardeşinin eğitimi için yetecek de artacak olan parayı daha dört yaşındayken kazanmış bir insan. Ülkemizde insanlar parasızlıktan kıvranıyor ve işsizlikten yakınıp duruyor. Ama duruyor işte öylece, kimse hiçbirşey yapmıyor. Üretmeye yönelik her adım maddiyatla birleştiriliyor. Oysa ki Marla o resimleri yaparken dünyanın en mutlu çocuğu, insanı… Yüzündeki o rahatlama ve eğlenceyi gördükten sonra kazandığı paralara odaklanmak aklınızın ucundan geçmiyor. Ve bişeyler yapıyor olmanın inanılmaz hafifliği Marla’nın her yanı boya olmuş yüzünde gizli.. Marla’da beni çeken diğer şey ise resim yaparken sadece eğleniyor olması.. Bir insanı zorlayarak o kadar resmi yaptırmanız imkansız gibi birşey.

ht_hiddenpiggy_071004_ssv

Hidden Piggy

Eğer Baba bir katkıda bulunuyorsa bu en fazla bir şarkının düzenlemesini yapan kişiyle eşdeğer görülebilir. Çünkü esas eğlenceyi besteyi yapan yaşar. Çünkü esasında Marla kimseyi umursamadığı rengarenk bir dünyanın içinde yaşıyor ve ilerde yaptıklarını sadece kendine saklama ihtimali yüksek.. O küçük kız da içimdeki kendi küçüğe bir dokunuş hissetmemdendir bu heyecanım. Bu nedenle ailesini sahtekar olarak nitelendirenlere de anlam veremiyorum. Bir çocuğun mutluluğuna böyle güzel imkanlar sunmak ve bunları onun için değerlendirmeye sokmak kimin açısından kötü?

Evet binlerce dolar verip resimleri alanlar açısından.. Kendilerini kandırılmış düşündükleri için. Oysa ki bu hikaye tamamen bakış açısıyla ilgili. Küçük bir kızın ne kadar para aldığıyla ilgilenmek yerine onun mutluluğunu görmekle ilgili. İnsanlar kandırılmayı istiyorlar, evet.. Oturtup Marla’yı yaptığı resimleri anlatmasını bekliyorlar. Açıklamalar bekliyorlar. Bu bir insanı sevmek için size nedenler sunmasını beklemekten öte bir şey değil. Bu bedel istemek demek. İşte kim tarafından yapılırsa yapılsın hangi sanat dalı olursa olsun insan ilişkileri arasına para girince yalanlar, yalancılar, kızanlar, beğenenler vs.. doğuyor; oysa Marla tüm dünyaya sırtını dönmüş boyuyor, boyuyor ve boyuyor……f0089299_22145649

Ben de yaptım. 25 yaşındayım ve 4 yaşında kendince bir teknik yaratan Marla’nın heyecanını kendime aldım. Daldım boyaların içine. İsim bile koydum: ‘Saman Saçlı Kız’, belki resim değil belki hiçbir değeri yok kimsenin gözünde … Ama bu resmi yaparken ki yüzümdeki gülümse de sadece bana ait. Sevgiler….

MaRla’nın diğer eserleri ve resim yaparken ki videosu için:

http://www.marlaolmstead.com/