Yazar Arşivi

Tanrıya 5 Soru

Yayınlandı: 4 Aralık 2009 3aymun tarafından PAYLAŞMADILAR içinde

”korkuyorum…kendimi günahlarımla sıkıştırdığım  bu yalnızlık
sarmalından çıkmaktan…ilk olarak…bana dokunulmasından..gerçek
anlamda etime..ruhumun kalan ulaşılabilir
kısımlarına..paylaşmaktan..yaratmaktan…yaşama dair
herşeyden…korkuyorum…
tekrar hiissedebilmeyi hayal ederek,aceleyle kaybettiğim coşkuyu
arayarak geçirdiğim aylar aylardan sonra,bu aylar ki aynı şekilde
geçirilmiş yıllar ve yıllardan kaçışın ertesiydi…”

bunları aslında kendime yazıyorum kimseye değil..ve işte bu sebeple
herkese yazıyorum..
kanattım…acıttım..tanrımla konuşmak istiyorum..ona sormak istediğim
çok şey var…birincisi zamanla ilgili olacak,milat neydi…bu çok
gerilere gidebilir..ikincisi gelecekle ilgili olacak…hala şansım var
mı? üçüncüsü onunla ilgili olucak, tanrı olduğunu nasıl bilebildin?
bu ülkeden,bu zamandan, tecrit edildiğimiz,mecbur olduğumuz bu
hayatlardan tiksiniyorum..kaçacak delik arıyorum ama bu sinek ve
örümcek hikayesinden de beter..sineğin kutsal olduğu bir din arıyorum
ve tekrar boka batıyorum..
patlamayan balonlar gibiyiz,iki kişi bir sokağa fazla,tek başıma
evlerden taşıyorum…tanrım bir çuvaldız,ben onu kendime
batıramıyorum..
herşeyi geçtim ben,üzerinden aştım..ayağımın takıldığı yerin az
ötesinde bedenim ve alelade yaşantım uzanıyor,ruhumun yükseldiği
yerden apaçık görüyorum ve epey de mesafeli yaklaşıyorum ruhum
olarak…bu beden ölmeden yükselltiği ruhuna kavuşabilmek için bir
kule dikmeli göğe doğru..tanrım devreye giriyor ve dillerimi
ayrıştırıyor… yanıma bayan bir tercuman göndermeyi de ihmal
etmiyor..yılanlar omurgasını biz cennetimizi kaybediyoruz..
elmanın çöpü,incirin yaprağı..
hayaller kuruyor beynimde..
ben eskiyor,ben eski o yoruluyor..birleşmek sonsuza özeniyor,ama
birleşmeler birleşmiyor..sonsuza uzanıyor ayrı ayrı etrafımı
sarıyor..bir hücre..kapı da hapis midir hücrede…beşinci sorum
bu,tanrım gülümsüyor bir çilingir becerisiyle…

BONOBO

Sen Aslında Bir

Yayınlandı: 10 Kasım 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

071Resimdin.

Çerçeve ve duvardı hayatın.

Durağan bir andın.

Hiç bilemedik senle bir film olmayı;

Bir müzik ve bir şiir akıp giden..

Bir su; her hareketinde her kareye hayat veren..

(sen aslında bir)

Resimdin ve gayet de güzeldin.

Çerçeveli ve duvarda..

Bir anlık bakışla tutulduğum,

Baş ucuma asıp avunduğum..

Elim tutuyordu yalnızca bir anını elinin…

Yüzüm bakıyordu geçmişsiz geleceksiz çizgilerine..

Ve aşk buna deniyordu bilindik hikayelerde..

Hikaye bile değildin.

Çizdiğim pastel bir ifade,

Sadece kendi yarattığım

Seyirlik bir sürrealite..

M’den Martılar,Telveden Aşklar

Yayınlandı: 4 Ekim 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

İlk gördüğü anda kor gibi yaktı genç kızın gönlünü. Simsiyah saçlarını gizleyen şapkasının altında neler düşündüğünü merak etti. Sonra sonra gözlerini kısarak baktı adama. Dümdüz bir sırıktan ibaret gövdesi başını taşıyamaz gibi görünüyordu. Adamın daha uzaklarına doğru harf harf olmuş martılar dolanıyordu. Bir nota dizimi, bir ezgi diye düşündü genç kız. Martıların kanatlarında bemoller gördü, bulutlarda diyezler.

Şöyle bir kez daha bakındı genç kız. Bir yerlerde gizlenmiş bir işaret, belki de ufacık bir kalp görebilmek için.. Görebildiği sadece balıklardı, denizin içinde olmayan.. Balıklar ağaçların üzerinde ve balıklar yol kenarlarında…

Hayırdır inşallah geçirdi içinden genç kız ve fincanını yıkamaya gitti….

Kabuktan Zaman

Yayınlandı: 9 Temmuz 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde
Etiketler:, , , , ,

salyangozAslında bir salyangozun kabuğunda zaman..

Sarmal bir kabuktan beklentilerimiz doğuyor,

Ne oluyorsa bu dünyada; iki salyangoz kulağını bir geçe oluyor…

Kabuk beş kere dönerse kıyametler kopuyor…

Hiç dönmese çanlar çalıyor kimi kiliselerde,

Ağıtlar yakılıyor camilerde..

 

Snail-Clock--3DBir salyangozun kabuğunda zaman

Ve bir salyangoz ayağımızın dibinde şu an..

İrkilip geri kaçtığımız, korkup üstüne atıldığımız

Aslında hep kendi zamanımız..

Üstüne bastığımızda çatırdayan ses,

Ölüme az kalan dakikalarımız…

 

432890052_ada2ca9898_mKüçük bir çocuk eline alıp bırakırdı bir ağacın gölgesine oysa..

Korkmazdı kendinden küçükten, kendinden yüce de olsa..

Salyangozun sarmal kabuğuna takılırdı bakışları, hayran..

Bizse vadedilenlere hayranlığı bırakmışız çoktan..

 

Kendi dakikalarımızdan çaldığımızı bilsek sever miydik doğayı

Ve nefes bulur muydu ruhumuz bütüne ait olduğunu bilse..

Korkularımız bencilliğimizden öte de değil.. Yalnızlığımızın içinde gizli.

Bir ağaca sarılmayı bilendedir yaşamın bütün izi..

_380_74441Bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kısa zaman evvel okuduğum, etkisinden hala çıkamadığım, bir müddet daha da çıkamayacağımı düşündüğüm… Bende adeta ikinci bir “Sybil” etkisi yaratan ve fakat Sybil’dan farklı olarak,  hadiselerin merkezinde olan kişinin kalemden döküldüğünden; yani otobiyografik yönü baskin olduğundan mıdır yoksa yayımlandığı dönemde Sybil kadar sansasyon yaratmadığından ve kıymetinin şarap misali yıllar geçtikçe katlandığından mıdır bilinmez sözünü ettiğim kitap, beni yıllar önce derinden etkilemiş olan Sybil’dan daha gerçekçi ve çarpıcı bir etki bıraktı hissiyatımda. Sybil vakasını ilgilenenler ve bilenler bilir. On altı karakterli, Dissosiyatif  Kimlik Bozukluğu’ndan muzdarip, kişilik bölünmesi yaşayan kızımız. Yıllar yıllar önce, kitapların o renkli, büyülü dünyasına ilk adımlarımı attığım yaşlarda belki de, babamın devasa kütüphanesinden bulup çıkardığım, rengi solmuş, yer yer sayfaları kopmuş, bugün bile görüntüsü hatırıma geldiğinde irkilmeme neden olan, saman sarısı romanın başkahramanı…

Şimdi sözünü edeceğim romanın kahramanının ismi ise Deborah. Bir çoğumuzun, okumamış olanların bile ismine bir şekilde aşina olduğunu düşündüğüm, kimilerinin ise okumak üzere alıp kitaplığında beklettiği ya da başlayıp bir türlü sonunu getirmeyi başaramadığı bir başyapıt. Evet, şimdiden söylemekte fayda var ; Ne okunması ne de okunanların hazmedilmesi kolay olmayan bir kitap “i never promised you a rose garden”, Türkçesiyle “Sana gül bahçesi vadetmedim”. Her ne kadar akıl hastanesinde geçse ve akıl hastalıklarından dem vursa da aslında şahane bir   ‘içerisi-dışarısı hikayesi’. Biz dışarıdakilerin, bir nebze de olsa ‘içeriye’ girebilmesini sağlayan, azıcık da olsa ‘içeri’nin atmosferini solutan ve özünde akıl hastanelerinin de, daha fazla değil, sadece ve sadece hayat  kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu gösteren eğitici bir eser. Yazarı Joanne Greenberg’in bire bir kendi tedavi ve terapi sürecini aktarması nedeniyle de, otoriteler tarafından uzunca müddet bir roman olarak kabul edilmemiş, yaratım gücünden uzak olduğu ve gerçek hadiselerden yola çıktığı için otobiyografik bir eser olarak kabul görmüş.

Olaylar Deborah’a Paranoid Şizofreni teşhisi konmasıyla başlıyor. Sonrasında ailesinden ve evinden kopuşu ve onu akıl hastanesinde bekleyen sancılı bir tedavi süreci. Deborah’in zengin iç dünyası ve hayal gücü (onun deyimiyle sığınağı olan yr krallığı) , deneyimli  doktoruyla gerçekleşen terapi seansları ve hastane koridorları üçgeninde gelişen en abartısız ifadeyle acıklı bir hikaye. Okuyucu başlangıçta büyük bir iştahla, en ağır mental bozukluklardan biri olan şizofreniyi ve akıl hastanesi koridorlarını, koğuşlarını keşfe çıkmaya hazırlanırken, kitabın sonlarına doğru, bu hevesini çoktan bastırmış olan ve bu hevesten çok daha önemli olan bir gerçeğin, sessiz sedasız ama çok derinden yüzüne çarpıldığını hissediyor. Kendi benliği, kimliği ve düşünce dünyasıyla Deborah’ın ve koğuş arkadaşlarının dünyaları arasındaki hiç de azımsanmayacak benzerlikler ve ortak noktalar. Başka bir deyişle okuyucunun ‘içeriyi’ keşfi. Bu sebeple olmalı ki Deborah kitabın bir bölümünde, hastalarla büyük bir olasılıkla doktorlardan dahi fazla vakit geçiren hasta bakıcıların kendilerine olan bunca nefretini, bu benzerliği çok evvelden keşfetmiş olmalarına bağlıyor. “Akıl hastası insanların söze dökülmüş düşünceleriyle, sağlıklı insanların söze dökülmemiş cümleleri arasındaki gizli benzerliği keşfetmiş olmaları” diyor Deborah bu korkunun ve nefretin sebebi; “Birgün bizim gibi olmaktan ölesiye korkuyorlar”. Zaten bu hakikat okuyucunun yüzüne bir tokat gibi çarptığında, Deborah’ın iyileşip iyileşmeyeceği ve romanın nasıl sonlanacağı büyük ölçüde önemini yitiriyor. Kitap, misyonunu yerine getirmiş, o ürkütücü gerçeği aktarmıştır okuyana artık. “Sana Gül Bahçesi vadetmedim” ismi ise Deborah ile doktorunun seans sırasındaki bir diyalogundan geliyor. Sana gül bahçesi vadetmiyorum. Bundan sonra tamamen iyileşemeyeceksin. Ama başetmeyi ögrenirsen güzel günler de göreceksin, mealinde cümleler dökülüyor Dr. Fried’in ağzından.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, şizofreni üzerine yazılmış, şizofreniyi anlamaya ve tanımaya hizmet eden en önemli eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Ve aslında bu hastalığa ve hastalara karşı toplumsal anlamda taşıdığımız önyargıların ne de boş olduğunu vurguluyor. Toplumumuzda ve birçok toplumda hala tabu olarak görülen bu hastalığın, halk arasındaki kabulüyle ‘delirmek’ olduğunu da, şizofrenlerin korkulması gereken insanlar olduğuna dair düşünceyi de bunun yanı sıra görece eğitimli, aydın insanların bakış açısıyla şizofreninin genelde bir entelektüel hastalığı olduğu kanısını da çok açık bir biçimde yalanlıyor.

Deborah’ın kendine dönük şiddeti, sanrıları ve hezeyanları üzerinden, şizofreninin yakıcı yüzünü ve aslında hiç de bazılarının sandığı gibi eğlenceli bir hastalık olmadığını anlatırken, bir yandan da tabu haline getirilecek  bir yanının da bulunmadığını belirtiyor. Hiç kimsenin tutulmak istemeyeceği türden, acı verici bir hastalık. Bir hastalık. Sadece o kadar işte. Onlar dışarıda olmaktan korktuklari icin ‘içerideler’ zaten, bizim de onlardan ürkmemiz, aradaki uçurumları derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Uzun zamandır bu derece etkilendiğim bir kitap olmamıştı. Okumasaydım kendimde de bir kısmı mevcut olan önyargılardan kurtulamayacaktım büyük ihtimalle. Dahası ataklar şeklinde seyreden bunaltılarım ve major seviyedeki depresyonum, bana bir psikiyatri polikliniğinde sıra bekleme, oradaki insanları gözlemleme fırsatı vermeseydi eğer bu kitabı yüksek ihtimalle okumayacak, o insanların iç dünyasını da merak etmeyecek ve hepimizin aslında bir miktar şizofrenik olduğumuzdan bi haber yaşayacaktım.

“Adalet uygulanmıyorsa ,

namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa,

sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor ?

Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.

Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim.

Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim.

Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim …”

GÖZDE YENER