Mesajlar Etiketlendi ‘gizem’

Turin Kefeni

Yayınlandı: 24 Nisan 2009 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

“Şaşırmadılar” köşesine yazmak üzere; bu kez son dönemde tekrar gündeme gelen, hakkında çıkan komplo teorileri ve şüphelerle Hristiyan dünyasında tartışmalara yol açan “Turin Kefeni” hikayesini seçtik. Aslında yapılan karbon testleriyle sahte olduğu kanıtlansa da, üzerindeki komplo teorileri halen, bu Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen kefenin üstündeki gizemi canlı tutmaya devam ediyor. İsterseniz ilk olarak kısaca kefenin geçmişinden ve yıllardır nasıl böyle bir gizem yumağı içinde günümüze kadar gelen bu şehir efsanesinin oluştuğundan kısaca bahsedelim.

800px-shroud_of_turin_001 Turin Kefeni, İtalya’nın Turin ya da bizde bilindiği adıyla Torino şehrindeki, ki futbolu takip edenler Hakan Şükür’ün ilk yurtdışı macerasına sahne olan ve yıllarca şehirle aynı adı taşıyan takımdaki başarısızlığı nedeniyle ülkemize geri döndükten sonra rakip takım seyircileri tarafından üzerine yapışıp kalan “Torino’lu Şaban”dan hatırlayacaklardır, Saint John The Baptist (Hz. Yahya) Katedrali’nde saklanan ve Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen eski bir kumaş parçasından başka bir şey değil. Belki de 28 Mayıs 1898’de Secondo Pia tarafından fotoğrafının çekilmesine izin verilmeseydi, bu kadar önemli bir sembol haline gelmeyecekti. Fotoğrafın siyah-beyaz negatifinde ortaya çıkan yüz, gerçekten Pia’nın elindeki fotoğraf plağını düşürüp nerdeyse kıracak kadar heyecanlanmasını sağlayacak nitelikte, çünkü çarmıha gerilmiş bir insana ait olan bu yüz, Hz. İsa betimlemelerine birebir uyduğu gibi aynı zamanda kutsal kitaplarda geçen çarmıhta aldığı yaralara da uygun. Tabii bu kefenin gerçekliğinin kanıtlanması için yeterli değil, zaten 1988 yılında yapılan karbon testine kadar bilim insanları, tarihçiler, din bilginleri ve inanlar arasında tartışmalar, kefen üzerindeki şüpheler sona ermiyor, hatta daha sonra da farklı boyutlara taşınıyor.

020_20Araştırmalar ilk defa, radyokarbon testinin gelişmesi sonucunda, 1978 yılında Katolik Kilisesi tarafından Turin Kefeni’nin doğruluğunu araştırmak adına, S. Tu. R. P. (Shroud of Turin Research Project) isminde bir araştırma projesinin finanse edilmesi ile başlıyor. Kilise, bu araştırma için konularında uzman, farklı inançlardan, ki buna ateistler bile dahil, 30 kadar bilim insanını bir araya getiriyor. 1985 yılında S.Tu.R.P. ve testi yapacak laboratuvarların diğer testlerden önce karbon testine öncelik verilmesini istemesi gibi görüş ayrılıkları, tabii bunda böyle bir araştırmadan elde edilecek reklam ve gelirler de dahil, nedeniyle aradaki bağlar kopuyor ve S.Tu.R.P. dağılıyor. Daha sonra 1986 yılında hazırlanan bir protokolle yapılacak tek testin karbon testi olması, bu testi eş zamanlı yapacak laboratuvarlar ve kesilecek parçaların boyutları karara bağlanmaya çalışılıyor, ama 1988 yılına kadar iki taraflı anlaşma sağlanamıyor. Sonunda 21 Nisan’de uzmanlar tarafından kefenden kesilen parçalar Oxford, Zürih ve Tucson’daki üç laboratuvara gönderilmek üzere üçer tane kontrol parçasıyla birbirine benzer kaplara konarak gönderiliyor. Sorunlar ve komplo teorileri de bundan sonra başlıyor. 23 Nisan’da Vatikan günlük gazetesi muhabiri Osservatore Romano tarafından diğer kontrol gruplarının ait oldukları tarih ilan ediliyor ve protokol çiğneniyor. Yine aynı şekilde görüntüleri kameraya alanların kesilen parçaların yerleştirilmesi sırasında çekim yapmalarına izin verilmemesi bu komplo teorilerinin daha testler bitmeden alevlenmesini sağlıyor. Bir de bunun üstüne protokolde belirtildiği gibi testlerin birbirinden habersiz yapılması gerekirken, laboratuvar yöneticilerinin buluştuğu ortaya çıkınca testler hakkındaki güven iyice sarsıldı. Sonuçta kefen parçasının %95 olasılıkla 1260-1390 tarihlerine ait olduğu ilan edilse de, o dönemden beri süregelen spekülasyonlar dinmek bilmedi. Bir de üstüne kesilen parçalarla, kumaşta kesildikleri yerin dikişlerinin farklı olması, bunun da bu kumaş parçalarının kefene ait olmadığı yönünde çıkan iddialar, bu komplo teorilerinin üstüne tuz biber oldu.

115_15

Bazı araştırmacılar, bunun Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi hakkında bilgi sahibi olan, orta çağda yaşamış biri tarafından yapıldığı hakkında çeşitli fikirler ortaya attılar. Bazıları iyi bir ressam tarafından yapıldığını, bazıları gölge yansıtma tekniğiyle çeşitli kimyasallar sayesinde kefenin üzerine çok benzeyen birinin bedenini veya cesedini ilkel bir fotoğrafçılık tekniğiyle yansıtıldığını ya da bir cesede Hz. İsa’nın çarmıh yaralarına benzer yaralar açarak cesedin bu kefene sarıldığını düşünse de; halen “Turin Kefeni”nde ortaya çıkan bu görüntünün o zamanın tekniğiyle nasıl yaratıldığı kanıtlanmış değil.

shroud1Bir çok araştırmacının daha sonra yaptığı çalışmalar sonucunda “Turin Kefeni”nin yapılma şekliyle ilgili ortaya çıkan fikirler, kefenin gerçekliği ile ilgili şüpheleri artırmaya devam etse de, bir grup komplo teorisyeni de kefenin gerçek olduğunun kanıtlanmasının Katolik Kilisesi tarafından engellendiğini, çünkü kefen üzerindeki yaraların bazılarının kefene sarılı olan kişinin halen yaşadığını ve hatta bunun Hz. İsa’yı kurtarmak için havarilerinden Aramethea’lı Joseph tarafından, ki kendisini “Kutsal Kadeh” efsanesinde kadehi koruması için teslim edilen havari olarak da hatırlayacaksınız, yapılan bir plan olduğunu düşünmekte. Bu teoriye göre, İncil’de belirtildiği gibi Hz. İsa çarmıhta ölmedi. Çarmıhta bir kişinin günlerce yaşayabildiği tarihi belgelerle kanıtlanırken Hz. İsa’nın sadece bir kaç saat içinde ölmüş olması bu teorinin başlıca çıkış noktası. Katolik Kilisesi bunu Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için ölmesinden dolayı kendi seçimi olarak nitelendirse de, bazı komplo teorisyenlerine göre bu doğru değil, buna başka bir dayanak olarak da İncil’de Hz. İsa’nın bedenine öldükten sonra sürüldüğü söylenen mürrüsafi ve aloe. Mürrüsafi kanamaları durdurmak için o dönemde kullanılan bir merhem ve bildiğiniz gibi aloe de zarar görmüş cildin kendini yenilemesini hızlandırmak için halen günümüzde bile kremlerde kullanılan bir madde. Bunun üzerine yapılan enteresan bir tespit de, halen kefende bu imajın nasıl oluştuğu konusunda kanıtlanmış bir fikir olmamasından dolayı, Alman bir grup tarafından yapılan araştırma, buna göre mürrüsafi ateşler içinde hareketsiz yatan bir insanın vücut ısısı ile birleştiğinde kefen üzerinde böyle bir imajın oluşmasını sağlamış olabilir. Zaten Yeni Ahit de buna karşı çıkacak hiç bir açıklama bulunmuyor, Yeni Ahit sadece Hz. İsa’nın mezarının boş olduğunu ve Hz. İsa’nın daha sonra bazı havarilerine göründüğünü söylüyor. İslam’da ise çarmıha gerilenin Hz. İsa değil, Allah tarafından onun görünümü verilmiş Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda olduğu ve Hz. İsa’nın son yıllarını doğudaki topraklarda geçirdiği belirtiliyor.

Son dönem gelişmelerden bahsedecek olursak; Vatikan kefenin 1204 yılında Haçlı Seferleri sırasında Bizans hakimiyetinde olan İstanbul’daki yağma sırasında Tapınak Şövalyeleri tarafından alındığını ve saklandığını açıkladı. 10 Nisan 2009 yılında ise ilk kefen araştırmalarında soruşturma yapan Ray Rogers’ın ölümünden önce kefenden alınan parçanın alındığı yerin yanlış olduğu, büyük ihtimalle orta çağda yapılan bir yamanın teste sokulduğunu ve bunun karbon testi yapılacak en yanlış yer olduğunu açıklaması ve vardığı sonuç olarak yaptığı araştırmalar sonucunda kefenin gerçekten Hz. İsa’ya ait olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu söylemesi tartışmaları tekrar hararetlendirdi. Halen gizemini koruyan kefen ve üzerine ortaya çıkan komplo teorileri ve şüpheler hakkında bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki linklerden farklı görüşler ve eğer kefen gerçekten orta çağda yapıldıysa bunun nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında bilgi edinebilirler.

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Shroud_of_Turin

http://www.trutv.com/library/crime/criminal_mind/scams/shroud_of_turin/index.html?sect=27

http://www.freeinquiry.com/skeptic/shroud/

http://www.skeptic.ws/shroud/articles/science-vie-shroud-fake.htm

http://www.timesonline.co.uk/tol/comment/faith/article6040521.ece

http://en.wikipedia.org/wiki/Radiocarbon_14_dating_of_the_Shroud_of_Turin

http://www.shroudstory.com/

http://www.darklogistic.com/2008/03/19/the-jesus-conspiracy/

Kendiliğinden Yanma Fenomeni

Yayınlandı: 22 Aralık 2008 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

shcİngilizce adıyla Spontaneous Human Combustion (SHC), yani kendiliğinden yanma, insanların hiç bir görünür tetikleyici olmaksızın, içten gelen bir ısı veya ateşle yandıkları iddiasından doğmuştur. Genellikle insanın ölümüyle sonuçlanan bu olayların halen geçerli bir açıklaması bulunamamıştır. Bu sebepten ötürü, bu fenomeni açıklama çalışmaları, bilimsel açıklama yoluna gidenler ve bu konuya parapsikolojik yaklaşımlar bulanlar arasında ikiye bölünmüştür:

BİLİMSEL AÇIKLAMA: Bu fenomen bilimsel olarak iki hipotezle açıklanmaya çalışılmaktadır. Bunların ilki olan fitil efekti hipotezine göre; kurbanın vücut yağı giysileri tarafından emilir ve kazara veya herhangi bir nedenle alev alan giysiler bir nevi tersten fitil görevi görür. Diğer hipotez olan statik elektrik hipotezine göre ise; insan vücudundaki statik elektrik seviyesinin yükselmesi sonucu oluşan ani bir parlama ve bunun sonucunda da vücudun ateş almasıdır. Ayrıca bu konu hakkında yeni bir teori de; Larry Arnold tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre; bazen insan hücreleri pyrotron adı verilen gizemli bir taneciğe çarpar, bu da insan vücudunda nükleer bir zincirleme tepki başlatır ve sonucunda yanma meydana gelir.

PARANORMAL AÇIKLAMA: Bu teoriye göre, insanın iç enerji alanlarında gelen değişimler tamamen ruhun kontrolsüz yükselmesi ile alakalıdır. Astral katlarda yükselmek veya bir şekilde oraya sürüklenme sonucunda, bu alanlarda oluşan aşırı yüklenme insan vücudunun alev almasına sebeptir.

shc_lg

Dr. John Irving Bentley

Hangi açıklama doğru olursa olsun – ki belki hiç biri doğru değildir, tahmin edebileceğiniz gibi bu konu teoriler üretmeye çok açık – yine de gözardı edilmeyecek bir şey var ki; o da bu fenomenin bir şehir efsanesine dönüşmesini engelliyor, onun yadsınamayacak bir gerçeğe dönüştürüyor, bu faktör tabii ki, kendiliğinden yanma sonucu ölen insanlar, en azından bilinenleri: Robert Francis Bailey, Dr. John Irving Bentley, Jacqueline Fitzsimon, George I. Mott, Mary Hardy Reeser, Jeannie Saffin, Henry Thomas, Seb Orlande.

Bu vakalardan Dr. John Irving Bentley’nin vücudu, daha doğrusu sadece halen üzerinde pijamasıyla sol bacağının alt yarısı ve bir kül yığını, Bay Gosnell tarafından banyoda bulunuyor. Saat okuması için gelen Bay Gosnell, Bentley’nin yürümekte zorlandığını bildiği için, daha önce yaptığı gibi evine giriyor, bu sırada tuhaf bir koku ve mavi renkli bir dumanı farkederek yukarı çıkıyor ve kurbanı küle dönüşmüş halde buluyor.

Yine ilginç vakalardan birinde, 61 yaşında zeka özürlü bir kadın olan Bayan Jeannie Saffin tahta sandalyesinde otururken, yanındaki masada oturmakta olan 82 yaşındaki babası Jack Saffin, gözünün ucuyla bir parlama farkediyor, kızına sen de gördün mü diye sormak için döndüğünde, kızının özellikle yüz ve ellerinin alevler içinde yandığını görerek şok geçiriyor. Kadın ağlamıyor veya kıpırdamıyor, elleri kucağında oturmaya devam ediyor. Bu sırada babası onun kolundan yakalayıp lavaboya götürüyor, suyla kadını söndürmeye çalışırken damadı Donald Carroll da ona yardım ediyor. Daha sonra hastaneye yetiştiriliyor ve bir süre daha yaşıyor. İşin ilginç yanı duvarın yanında otururken tutuşmuş olmasına rağmen sandalye ve duvarda hiç bir yanık izi olmaması, bu polis incelemesinde bulunan bir gerçek.  Doktor bu olaya inanmasa da, incelemeyi yapan polis memuru Leigh Marsden, bunun bir kendiliğinden yanma vakası olduğunu söylemekten vazgeçmiyor.

Ayrıca Helen Conway adlı bir kadın, her ne kadar sigara tiryakisi olduğu bilinse de, sandalyesinde yanmış olarak bulunuyor, 21 dakika sonra olay yerine ulaşan itfaiyecinin görüşüne göre, kadın vücudu olay yerine geldiğinde çoktan yanmış halde. Kimse de bu kadar kısa sürede nasıl küle dönüşecek kadar yandığına cevap bulamıyor. Bazı araştırmacılar bunun da bir kendiliğinden yanma olayı olduğunu düşünüyorlar.

Tabii bu yanmadan kurtulan Jack Angel gibi insanlar da mevcut, Jack Angel 1974 yılında yatağında uyurken, tuhaf bir kokuyla uyandığını ve vücudunda garip yanıklar gördüğünü söylüyor. Daha sonra sağ kolunun parmaklardan bileğine kadar yanmış olduğunu görüyor, ama buna karşılık hiç bir acı hissetmediğini belirtiyor. Karavanın içinde, yatağında veya giysilerinde herhangi bir yanmaya rastlanmıyor, gözünü hastanede açtığında içten bir acı hissediyor, doktorlar buna neyin sebep olduğuna cevap getiremiyorlar. Eli, içten sağ kolu boyunca yanıyor ve bu yüzden enfeksiyon kapıyor, daha sonra da doktorlar tarafından kesiliyor.

Buna benzer bir hikaye de, 1985 sonbaharında genç bir kadın olan Debbie Clark’ın başından geçiyor, yolda yürürken birden elinin mavi bir ışıkla parladığını görüyor ve daha sonra eve gittiğinde annesi ve kardeşi tarafından da görülüyor. 1980 kışında da, İngiltere’de yaşayan Susan Motteshead adlı bir kadın aleve dayanıklı pijamalarıyla mutfakta dururken, kız kardeşinin çığlığıyla arkasının tamamen alev aldığını ve sarı mavi karışımı bir renkle yanmakta olduğunu farkediyor, ama hiç bir şekilde acı hissetmediğini ve yanan bir bölgesi olmadığını belirtiyor. İşin ilginç yanı birbiri hakkında bilgisi olmayan bu iki kişinin aynı şekilde bilgiler vermeleri ve ateş hakkında birbirine benzer yorumları.

Kendiliğinde yanma fenomeni, belki de günümüzün açıklanması en zor vakalarından biri, rahatsız edici olmasın diye tek bir vakanın fotoğrafını ekledim, merak edenler zaten aşağıdaki linklerden veya google aracılığıyla daha çok vakanın fotoğrafına ulaşabilirler. Son olarak, “ŞAŞIRMADILAR” köşesine yazdığım bu yazıyı, bu sefer kendi yorumumla değil, 2001: Bir Uzay Efsanesi, Rama serisi, tetik, beşik gibi sayısız kitabıyla, bilim kurgu edebiyatının efsanelerinden biri olan ünlü yazar Arthur C. Clarke‘ın bu konu hakkında yaptığı yorumla bitiriyorum:

“Diğerlerinden daha fazla sorular sorduğum bir tane gizem var: İnsanın Kendiliğinden Yanması. Bazı vakalar açıklamalara meydan okuyor gibi görünüyor, beni ürpertici ve bilimsel olmayan bir duyguyla bırakıyor. Eğer kendiliğinden yanma hakkında daha fazlası varsa, açıkçası bilmek istemiyorum.”

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Spontaneous_human_combustion

http://skepdic.com/shc.html

http://www.spookyfiles.com/Spontaneous-Human-Combustion-or-SHC/

http://anomalyinfo.com/shc/index.htm#ga00003

Sybil, 1973 yılında Flora Rheta Schreiber tarafından, Doktor Cornelia B. Wilbur ve hastası olan Shirley Ardell Mason’ın terapi seanslarını referans alarak yazılan bir romandır. Kitapta Shirley Mason’ın ismi, kimliğini korumak amacıyla, o dönemde Sybil Dorsett olarak adlandırılmıştır. Bu olay ‘çoklu kişilik bölünmesi’ hakkında belgelenmiş en önemli vaka olarak dikkati çekmiştir. Pek çok kere filme uyarlanan öykünün bu kadar dikkat çekmesinin en önemli nedeni Sybil’ın tam 16 ayrı kişiliği olduğunu iddia etmesidir. Ayrıca bu kişilikler arasında iki erkek ve bir tane de bebeğin olması oldukça şaşırtıcıdır.  Romanda belirtildiği üzere, Sybil’ın erken yaşlarda geçirdiği tramvalar bu kişilik bölünmelerine neden olmuştur. Genel itibarıyla roman, Doktor Wilbur’un ilk olarak sodyum amital daha sonra da hipnoz yöntemlerini kullanarak Sybil’ın diğer kişilikleriyle iletişime geçmesi ve hayatı hakkında bilgi toplamasını anlatır. sybil

Sybil’ın hikayesinde bizi şaşırtan esas konulara değinecek olursak eğer; bu hikayenin baş kahramanlarından Shirley Mason, romanın sonunda da belirtildiği üzere, iyileşmiş ve göğüs kanserinden vefat edene kadar çoklu kişilik bölünmesi şikayeti olmamıştır. Kitabın yazarı Flora Rheta Schrebier, best seller özelliği taşıyan bu romanıyla oldukça yüklü bir miktar para kazanmıştır. Daha sonra bir iki eser daha yazmışsa da hiçbirisi Sybil’ın yakaladığı başarıya sahip olamamıştır. Bu işten fazlasıyla pay kazanan Doktor Cornelia Wilbur’un çoklu kişilik bölünmesi çalışmaları ise, psikoloji tarihine ‘Wilbur Paradigması’ adıyla geçmiştir.

Romanın best seller olarak satması ve ardından televizyon filminin çekilmesiyle birlikte çoklu kişilik bölünmeleri kapsamında istatistiksel bir değişim gözlenmiştir. 1980 yılından kitabın yazımına kadar olan vaka sayısı 200 iken, bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar olan vakaların sayısı 40.000’e ulaşmıştır.

sybil21998 yılında Robert Rieber isimli bir psikolog, Amerikan Psikoloji Birliği için yaptığı araştırmalar sırasında, kitabın yazarı ve Doktor Wilbur’un konuşmalarını içeren ses kayıtlarına ulaşmıştır. Bu konuşmalarda Sybil’ın farklı ruh hallerine, Doktor Wilbur’un kendisinin isimler taktığı ve Sybil’ı farklı kişilikleri oluşturması için sözleriyle motive ettiği görülmektedir. Hatta Doktor Wilbur tatildeyken bir dönem Sybil’ın doktorluğunu yapan Herbert Spiegel, hastada çoklu kişilik bozukluğuna rastlamadığını, yalnızca yüksek histerik belirtiler gösterdiğini söyleyerek bu teoriyi desteklemiştir. Robert Rieber sonuç olarak, Sybil’ın terapi seanslarının nasıl geçtiğine bir ışık tutamasa da, Doktor Wilbur ve yazar Schrebier’ın yayın evinden gelen baskı sonucu, kitap anlaşmasını garanti altına almak için, Shirley Mason’ı manipüle ettiğini öne sürmektedir. Maalesef olayın kahramanları hayatta olmadığından, bu kuşkular cevapsız kalmaktadır.

BİZ BUNA TAKTIK:

           Bu kitabı seneler evvel okumuş biri olarak diyorum ki; Sybil herkesi kandırmış. Aslında IQ’su, kaçtı 146 mı, sen söyle…

          Valla hatırlamıyorum ya, 147’di sanırım.

          IQ’su 147 olan bir insan kendileri, sanatçı kişiliği olduğunu biliyoruz…

          Ama ressam olarak sadece.

          Olsun, üne ve şöhrete kavuşmak için uydurmuş olamaz mı?

          Ama bence Sybil’ı doktoru manipüle etti, çünkü kendi hastalıktan kurtulduktan sonra bir nevi inzivaya çekildi, uzaklaştı insanlardan, ha tabii para kazanmıştır mutlaka kitap, film hakları derken, ama asıl hiç yoktan kendine yer edinenler yazar ve doktor oldu. Ayrıca teyp kayıtları da ikisinin konuşması ve burada olayı çarpıtmaları hakkında konuşuyorlar.

          Ya aslında, Wilbur paradigmasından, elbette en çok psikologların yararına olmuştur, ama bu olayda anlayamadığım şey bir doktorun nasıl olup da kendi hastasına 16 ayrı isim verecek kadar hasta olduğu.

          Hasta olduğu yok ki, kadın resmen kitap haklarından kazanacağı paraya bakmış, bir de üstüne kendi adını taşıyan bir hastalık yaratmış, daha ne olsun?

          Yine de Sybil’in hepsinden daha zeki olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor.

Bu konuda kafa yorup ben de yorum yapacağım diyenler için:

http://www.astraeasweb.net/plural/sybilbogus.html

http://www.mail-archive.com/ctrl@listserv.aol.com/msg31462.html

http://www.astraeasweb.net/plural/spiegel.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Sybil_(book)