‘YAZMADILAR’ Kategorisi için Arşiv

Küçüğüm

Yayınlandı: 21 Mayıs 2011 aylakmaymun tarafından YAZMADILAR içinde

Yirmi yaşıma geldiğimde nasıl bir kız olacağımı hayal ederdim hep. Saçlarımı merak ederdim en çok. Annemin her zaman kısacık kestirdiği saçlarımı belime kadar uzatabilir miydim acaba? O zamanlar bilmiyordum tabi her üzüntümde makastan medet umacağımı.. Beni sevecek olan adamı da merak ederdim.  Sadece tek bir adam düşlerdim, habersizdim diğerlerinden. Korkardım babama benzemesinden.  Sevdiğini gösteremeyen adamdan korkardım. Babamın gideceğini hiç hesaba katmadım, gidip yıllarca beni görmemeyi tercih edeceğini de aklıma getirmedim. İlk terkedilişimi bana babam öğretti. Seni görmek istemiyorum diyen ilk erkekti babam, bencildi. Anlamak için hiç zorlamadım kendimi, nefret etmek en kolayı oldu. Daha çok küçüktüm oysa. Gitmelerin bir anlamı olmalıydı, ben yükleyemedim.

Keşke senin gibi kolaya kaçabilsem çocuk, sorgusuz sualsiz kabullenebilsem. Çok şey değişti belki, ama gözlerimiz aynı. Şimdi ben biraz daha hüzünlü bakıyorum sadece, yorgun gözüküyorum. Senin tahmininden de daha büyüğüm şimdi, kocaman oldum ben.  Gitmeleri yeni baştan öğrendim, ama senin kadar güçlü olamadım ben. Bu büyümüş halimle seni özledim. Ama senin en güçlü yanlarını kaybettim ben.

Reklamlar

O

Yayınlandı: 5 Mayıs 2011 aylakmaymun tarafından YAZMADILAR içinde

Pavese gibi, kadınlarla hep kötü deneyimleri olmuş şansız bir adamdı. Ama kadınları seviyordu. En çok da “git” diyenleri. Çokça ayrılığı oldu, pek gözyaşı yoktu. Duygularını göstermeyen, kendine saklayan, kendine saklanan bir adamdı. Yalnız bir adamdı. O’nu arıyordu B’yi arar gibi. “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” diyordu O’na, daha doğrusu duvarlara. Konuştuğu duvarları, dinlediği sokakları, içinde yaşadığı kitapları vardı. Kendi gerçekliğini sorgularcasına okuyordu.  Bir de içiyordu, sigarasına rakısını katıp içiyordu. O’na içiyordu.
İçerken en çok siyahla beyazın orta yerinde bir bulamaç gibi duran hayatının griliğini düşünüyordu.  Başka hayatların renklerini düşünerek içiyordu. Herşeyin O’nunla ilgili olduğu bir dünyada henüz karşılaşmamış olmaları bile şaşırtıcı değildi. Ama acelesi yoktu, kadınına dokunmak için bekliyordu.

Manastırın Kızı

Yayınlandı: 1 Şubat 2011 aylakmaymun tarafından YAZMADILAR içinde
Etiketler:

Ben gözümü burada açtım diyebilirim. Evim burası, çocukluğum, gençliğim her şeyim.  Annemler beni buraya gönderdiklerinde daha çocuktum, evveli yok zihnimde. Manastıra hizmet etmeye gidiyorsun, artık orada yaşayacak, hayatı öğreneceksin dedilerdi. Apar topar yola koyulup bir tekneyle denizi aştık, sonra küçük bir adaya ve beni bekleyen o soğuk manastıra vardık. Kolay olmadı tabi ailemden ve sokağımdan ayrılmak. Arnavut kaldırım da olsa sek sek oynadığım, uzun uzun koştuğum sokaklar yoktu denizin orta yerindeki adada. Neyseki evimi hatırlatan tek şeyi, bez bebeğim Maria’yı alabilmiştim yanıma. Dedim ya çok ayrıntı yok zaten zihnimde. Benim için hayat burada başladı. Temizliğe yardım eder, çamaşırları katlardım. En çok da denizi, karşı kıyıyı izler, annemin beni gelip almasını beklerdim. Ama hiç olmadı, ailem beni görmeye hiç gelmedi. Tek gelen Yannis’ti. Haftada bir gün erzak getiren teknenin sahibi. Orta yaşlı iyi bir adamdı, her gelişinde bana şekerleme getirir  “al bakalım güzel  kopella(1)” der ve başımı okşardı. Ben de ince bir sesle “Efharisto!(2)” der ve manastırın arkasına koşar orda yerdim hepsini. Sonraları hep onu beklemeye başladım, dışarıyla olan tek bağlantım oydu sanki. Başka bir dünyadan geliyor gibiydi benim için ve önemliydi.  Belki manastırda günler geçmek bilmiyordu, belki de akıp gidiyordu ama ben pek farkında değildim. Çok da önemi yoktu aslında. Bir yandan işlere yardım ediyor, bir yandan okuma, yazma öğreniyor ve el işi yapıyordum. Hiçbirini bilerek, düşünerek en önemlisi de isteyerek yapmıyordum.

Bir sabah farklı bir tekne sesiyle uyandım, pencereden biri çocuk üç kişinin adaya indiğini gördüm. Tanıdık bir hikaye gibi çocuk adada kaldı ve diğer ikisi gitti. Merak içerisinde koşar adım aşağıya, yeni gelen çocuğa bakmaya indim. Ama İrina, erkeklerin yemekhanede çalıştığını ve onu göremeyeceğimi söyledi. Demek bir erkekti, kaç yaşındaydı, ismi neydi, nereden gelmişti hepsini öğrenmek istiyordum. Ama manastırın da kuralları belliydi, onunla görüşmem yasaklanmıştı. Bir gün kimse fark etmeden mutfağa indim, elinde bir süpürge yerleri süpürüyordu. Ses çıkarmadan gizlice izledim, sarı saçları uzun perçemleri vardı, benden birkaç yaş büyüktü belki. Adı ise Makis. İnsan nasıl anlar bilmem ama anlıyor işte, onu gördüğümde ben de anlamıştım. Hem çok seveceğimi hem de çok dertleneceğimi. Onunla görüşmemin zor olduğunu anlayınca yazmaya karar verdim. Küçük bir kağıda ela sti akrogiali(3) yazıp mutfağa götürdüm. Dikkat çekmek için kapının arkasında ses çıkardım, gelip bakınca kağıdı önüne atıp manastırın arkasına kumsala kaçtım.

Makis, yüzünde şaşkınlık ifadesiyle geldi yanıma. Hoş geldin diyerek elimi uzattım önce, sonra birlikte oturup karşı kıyıyı izledik sessizce. Günler, aylar, yıllar geçti böylece. Gizli buluşmalarımız, yazışmalarımız, yıldızları izlediğimiz gecelerimiz vardı. En çok da karşı kıyıdaki meyhaneden rüzgarla gelen türküleri dinlemeyi severdik, hatta ezberleyip söylerdik. Çok cezalandırıldık, çok yasak yedik ama hiçbiri bizi durdurmadı koriçimu(4) dedi. Bir an bana seslenmesiyle dalıp gittiğim yerlerden çekiliverdim, irkildim. Bir şey söylemem gerektiğini hissederek sordum Lena(5)’ya. “Türkülerden hatırladığın var mı?” Biraz içlenerek “ah zoi(6) çok şey aldı bizden ama türküler hep vardı” dedi sonra hüzünlü havayı dağıtmak istercesine başladı söylemeye.

“samyotisa, samyotisa

Pothe thapas ti samo

Rotha hariksa sito yalo

Ya narho nase paro

Ke methi varka

Pu thapas

Hirisi panyo navalo

Mala mathenya ta kopya

Samyotisa

Ya narho nase paro

Samyotisa meti theles

Ke meta mavra mathya

Mukanes tin kardulyamu samyotisa

Sarantha thiyo komathya”

“sisamlı kız, sisamlı kız, ne zaman gideceksin sisama, güller dökeceğim sahile sisamlı kız, gül yaprakları kumun üzerine, kayıkla nereye gidersen, oraya altın yelkenler koyacağım, altına bulanmış kürekler sisamlı kız, karalarınla seviyorum seni, pasaklarınla da, gündelikçi kıyafetlerinle de seviyorum sisamlı kız, deli oluyorum senin için, zeytinlerle birlikte sisamlı kız, ve de kara gözlerle kalbimi kırk iki parçaya bölüyorsun sisamlı kız” diyerek çevirdi Lena. Gözleri buğulanmış ve çok uzaklarda kalmış gibiydi. Kendime engel olamayıp sordum; “Makis bu türküyü sana mı söylerdi?.” Soruma cevap verecek gibi oldu önce ama rüzgara çevirip yüzünü sessizce baktı bir süre, sonra hikayesine devam etti.

Kendimize ait bir dünyamız vardı manastırda. Artık herkes alışmış, görmezden gelmeye başlamıştı. Karşı kıyıya ait özlemlerimizi ve meraklarımızı da içimize gömmüş, dillendirmez olmuştuk. Fakat Makis ara sıra ceviz kabuğundan kayıklar yapar, yüzdürür ve uzaklara dalardı. Sormaya niyetlensem de her defasında vazgeçerdim. Kumsala yatıp yıldızları izlediğimiz bir gece “Burdan gitmeyi hiç düşündün mü?” diye sordum. Makis ise çılgına döndü, bağırmaya başladı. Bunu nasıl düşünebildiğimi, aklımdan neler geçtiğini sordu. Ama sakinleşmiyor konuştukça daha da sinirleniyordu. Bunca senedir onu tanıyamamış olmakla suçladı beni. “Buradan gitmeyi aklından geçirmemiş olsaydın bana bunu sormazdın” diyerek gitti. Öylece kalakalmış, şaşkınlıktan tek kelime bile edememiştim. Beni nasıl bu kadar yanlış anlayabildiğini aklım almıyordu. Bu olaydan sonra uzunca bir zaman Makis benimle karşılaşmamak için elinden geleni yaptı ve bana konuşmak için hiç fırsat vermedi.

Bir sabah aşçının bağırışlarıyla uyandım. Makis’i arıyordu, yerleri süpürmediği için köpürmüştü. Bir an için aklıma geleni yapmamış olmasını diledim. Fakat manastırda ve adada bakmadığımız yer kalmadı, Makis gitmişti. Kalbim hiç bu kadar acımamıştı ah vre pedimu(7).  Burada biraz ara verdi Lena. Suyundan bir yudum alıp boğazındaki düğümü yıllardır yaptığı gibi geri gönderdi ve biraz gülümsemeye çalışarak devam etti. Birkaç hafta sonra Yannis bir mektupla geldi. “Senin gitmene katlanamazdım, o yüzden ben gidiyorum. Makis” yazılıydı. Bir an için ne diyeceğimi bilemedim, bir isyan gibi sesim yükselerek “Böyle gitmiş olamaz, seni dinlemedi bile” diyebildim. Fakat Lena’nın gözleri artık bu sorgulamayı yapmayı bırakmış gibi bakıyordu. Bu nedenle susup devam etmesine izin verdim.

Küçüklüğümdeki gibi Yannis’i beklediğim günlere geri döndüm. Evet başlarda beklenti içerisindeydim, geldiğinde onu ilk karşılayan olmak için neredeyse uyumuyordum. Ne kadar zaman böyle geçti bilmiyorum ama Makis’in yokluğu büyüyerek devam etti. Artık gece gündüz kumsalda karşı kıyıyı izliyor, başka hiçbir şey düşünemiyordum. Sormayı istediğim o soruyu bir türlü dile getiremesem de Lena yüzümden anlamış olacak ki şöyle devam etti. Makis de ailem gibi hiçbir zaman gelmedi. Bu manastıra geldiğimde yedi yaşımdaydım. Makis’i tanıdığımda on. Makis gittiğinde yirmi, şimdi ise elli yaşımdayım ve hala bu manastırdayım. Çünkü gidecek bir evim, bir bekleyenim yok. Geçmişimin yazılı olduğu bu manastırda gözlerimi yummak istiyorum. Gözünden akan yaşı silip, burada bırakmak istediğini söyledi. Onu daha fazla üzmemek için ısrar etmedim. Zaten akşam olmuş, ay kendini göstermiş, karşı kıyıdan meyhanenin sesi gelmeye başlamıştı.

“Manastırın ortasında var bir havuz… Aman havuz canım havuz.
Dimetoka kızları hepsi de yavuz… Biz çalar oynarız.”

Buradan gitmeyi aklından geçirmemiş olsaydın bana bunu sormazdın, demişti Makis. Lena ise tam kırk senedir burada. Bu kadar süredir manastırda olmasının sebebi onu bekleyişi olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Peki ya Makis? O da bu kadar sahip çıkabilmiş midir hikayesine? Belki de karşı kıyıdan izlemiştir kimbilir.

Hikayenin kitaba aktarılmasından dört sene sonra bir telefon geldi. Biraz mutlu, çokça hüzünlü bir hikayenin sonuydu bu. Eleni tam da istediği gibi kapatmıştı gözlerini. Nasıl uğurladıklarını sordum. “Samyotisa, Samyotisa!” dediler.

 

(1)kız, (2)teşekkür ederim, (3)deniz kenarına gel, (4)kızım, (5)Eleni, (6)hayat, (7)be çocuğum

Çevirilerde yardımını esirgemeyen ekşi sözlük yazarı melissaki‘ ye teşekkür ederim.

Sen Aslında Bir

Yayınlandı: 10 Kasım 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

071Resimdin.

Çerçeve ve duvardı hayatın.

Durağan bir andın.

Hiç bilemedik senle bir film olmayı;

Bir müzik ve bir şiir akıp giden..

Bir su; her hareketinde her kareye hayat veren..

(sen aslında bir)

Resimdin ve gayet de güzeldin.

Çerçeveli ve duvarda..

Bir anlık bakışla tutulduğum,

Baş ucuma asıp avunduğum..

Elim tutuyordu yalnızca bir anını elinin…

Yüzüm bakıyordu geçmişsiz geleceksiz çizgilerine..

Ve aşk buna deniyordu bilindik hikayelerde..

Hikaye bile değildin.

Çizdiğim pastel bir ifade,

Sadece kendi yarattığım

Seyirlik bir sürrealite..

Yenilendik

Yayınlandı: 31 Ekim 2009 aylakmaymun tarafından YAZMADILAR içinde

Bir kadının ve bir adamın hikayesi her coğrafyada, her iklimde farklı yaşanıyor belli ki. Bizim aldanmışlığımız hikayeleri ezberlediğimizden kaynaklı. Şimdi ben oturup başını anlatsam,  hemen bir son yazarsınız bu hikayeye. En güzel ülkelerin en güzel masalları hep aynı adamla aynı kadına ait değil belli ki. Bizim aldanmışlığımız inancımızı yitirdiğimizden kaynaklı. Şimdi ben bir kadın olsam, siz adamı çoktan seçer, rolleri biçersiniz bize. Kaf dağının arkasına sakladığımız adamlar da, pireleri berber yapan kadınlar da aynı değil belli ki. Bizim aldanmışlığımız her hikayeye her adamın uymayacağını bilmediğimizden kaynaklı. Şimdi ben bir adam olsam, sizin gözünüzde kadının ne önemi var ki, hepsi aynı.

Şimdi ben bir kadın. Gözünün göremediği tüm coğrafyaya şanı yayılabilecek hikayesi olan kadın. Elleri bir martı, gözleri yıldızlı, yelkenli misali rüzgarı göğsüne yiyen kadın. Senin dinginliğinde sakinleşen, gün batımı gibi kırmızı, sonbahar gibi kırılgan kadın. Sana kitaplar okuyan, sesini sana bağışlayan, elleri saçlarının arasında çığrından çıkan kadın. Hiç bilmediğin bu iklime seni katacak, göğsünde uyutacak olan kadın.

Şimdi ben bir adam. Hiçbir hikayenin içinde kendine yer bulamayan, hikayesini yeni baştan yaratan adam. Ellerinde çiçekler açan, yüreğinde yaprakları çıtırdayan, güz gibi bakan adam. Senin sessizliğinde kendini dinleyen, kendine dönen ve seni kendine katan adam. Kokusu deniz, gülüşü eflatun, sesi engin adam.  Keşfini bir ayin gibi gerçekleştiren, tüm ayrıntıları içselleştiren, seni ruhuna işleyen adam.

Şimdi ben bir kadın.. ben bir adam.. ben bir hikaye..

karakalem_002

M’den Martılar,Telveden Aşklar

Yayınlandı: 4 Ekim 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde

İlk gördüğü anda kor gibi yaktı genç kızın gönlünü. Simsiyah saçlarını gizleyen şapkasının altında neler düşündüğünü merak etti. Sonra sonra gözlerini kısarak baktı adama. Dümdüz bir sırıktan ibaret gövdesi başını taşıyamaz gibi görünüyordu. Adamın daha uzaklarına doğru harf harf olmuş martılar dolanıyordu. Bir nota dizimi, bir ezgi diye düşündü genç kız. Martıların kanatlarında bemoller gördü, bulutlarda diyezler.

Şöyle bir kez daha bakındı genç kız. Bir yerlerde gizlenmiş bir işaret, belki de ufacık bir kalp görebilmek için.. Görebildiği sadece balıklardı, denizin içinde olmayan.. Balıklar ağaçların üzerinde ve balıklar yol kenarlarında…

Hayırdır inşallah geçirdi içinden genç kız ve fincanını yıkamaya gitti….

Kabuktan Zaman

Yayınlandı: 9 Temmuz 2009 3aymun tarafından YAZMADILAR içinde
Etiketler:, , , , ,

salyangozAslında bir salyangozun kabuğunda zaman..

Sarmal bir kabuktan beklentilerimiz doğuyor,

Ne oluyorsa bu dünyada; iki salyangoz kulağını bir geçe oluyor…

Kabuk beş kere dönerse kıyametler kopuyor…

Hiç dönmese çanlar çalıyor kimi kiliselerde,

Ağıtlar yakılıyor camilerde..

 

Snail-Clock--3DBir salyangozun kabuğunda zaman

Ve bir salyangoz ayağımızın dibinde şu an..

İrkilip geri kaçtığımız, korkup üstüne atıldığımız

Aslında hep kendi zamanımız..

Üstüne bastığımızda çatırdayan ses,

Ölüme az kalan dakikalarımız…

 

432890052_ada2ca9898_mKüçük bir çocuk eline alıp bırakırdı bir ağacın gölgesine oysa..

Korkmazdı kendinden küçükten, kendinden yüce de olsa..

Salyangozun sarmal kabuğuna takılırdı bakışları, hayran..

Bizse vadedilenlere hayranlığı bırakmışız çoktan..

 

Kendi dakikalarımızdan çaldığımızı bilsek sever miydik doğayı

Ve nefes bulur muydu ruhumuz bütüne ait olduğunu bilse..

Korkularımız bencilliğimizden öte de değil.. Yalnızlığımızın içinde gizli.

Bir ağaca sarılmayı bilendedir yaşamın bütün izi..