‘ŞAŞIRMADILAR’ Kategorisi için Arşiv

Turin Kefeni

Yayınlandı: 24 Nisan 2009 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

“Şaşırmadılar” köşesine yazmak üzere; bu kez son dönemde tekrar gündeme gelen, hakkında çıkan komplo teorileri ve şüphelerle Hristiyan dünyasında tartışmalara yol açan “Turin Kefeni” hikayesini seçtik. Aslında yapılan karbon testleriyle sahte olduğu kanıtlansa da, üzerindeki komplo teorileri halen, bu Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen kefenin üstündeki gizemi canlı tutmaya devam ediyor. İsterseniz ilk olarak kısaca kefenin geçmişinden ve yıllardır nasıl böyle bir gizem yumağı içinde günümüze kadar gelen bu şehir efsanesinin oluştuğundan kısaca bahsedelim.

800px-shroud_of_turin_001 Turin Kefeni, İtalya’nın Turin ya da bizde bilindiği adıyla Torino şehrindeki, ki futbolu takip edenler Hakan Şükür’ün ilk yurtdışı macerasına sahne olan ve yıllarca şehirle aynı adı taşıyan takımdaki başarısızlığı nedeniyle ülkemize geri döndükten sonra rakip takım seyircileri tarafından üzerine yapışıp kalan “Torino’lu Şaban”dan hatırlayacaklardır, Saint John The Baptist (Hz. Yahya) Katedrali’nde saklanan ve Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen eski bir kumaş parçasından başka bir şey değil. Belki de 28 Mayıs 1898’de Secondo Pia tarafından fotoğrafının çekilmesine izin verilmeseydi, bu kadar önemli bir sembol haline gelmeyecekti. Fotoğrafın siyah-beyaz negatifinde ortaya çıkan yüz, gerçekten Pia’nın elindeki fotoğraf plağını düşürüp nerdeyse kıracak kadar heyecanlanmasını sağlayacak nitelikte, çünkü çarmıha gerilmiş bir insana ait olan bu yüz, Hz. İsa betimlemelerine birebir uyduğu gibi aynı zamanda kutsal kitaplarda geçen çarmıhta aldığı yaralara da uygun. Tabii bu kefenin gerçekliğinin kanıtlanması için yeterli değil, zaten 1988 yılında yapılan karbon testine kadar bilim insanları, tarihçiler, din bilginleri ve inanlar arasında tartışmalar, kefen üzerindeki şüpheler sona ermiyor, hatta daha sonra da farklı boyutlara taşınıyor.

020_20Araştırmalar ilk defa, radyokarbon testinin gelişmesi sonucunda, 1978 yılında Katolik Kilisesi tarafından Turin Kefeni’nin doğruluğunu araştırmak adına, S. Tu. R. P. (Shroud of Turin Research Project) isminde bir araştırma projesinin finanse edilmesi ile başlıyor. Kilise, bu araştırma için konularında uzman, farklı inançlardan, ki buna ateistler bile dahil, 30 kadar bilim insanını bir araya getiriyor. 1985 yılında S.Tu.R.P. ve testi yapacak laboratuvarların diğer testlerden önce karbon testine öncelik verilmesini istemesi gibi görüş ayrılıkları, tabii bunda böyle bir araştırmadan elde edilecek reklam ve gelirler de dahil, nedeniyle aradaki bağlar kopuyor ve S.Tu.R.P. dağılıyor. Daha sonra 1986 yılında hazırlanan bir protokolle yapılacak tek testin karbon testi olması, bu testi eş zamanlı yapacak laboratuvarlar ve kesilecek parçaların boyutları karara bağlanmaya çalışılıyor, ama 1988 yılına kadar iki taraflı anlaşma sağlanamıyor. Sonunda 21 Nisan’de uzmanlar tarafından kefenden kesilen parçalar Oxford, Zürih ve Tucson’daki üç laboratuvara gönderilmek üzere üçer tane kontrol parçasıyla birbirine benzer kaplara konarak gönderiliyor. Sorunlar ve komplo teorileri de bundan sonra başlıyor. 23 Nisan’da Vatikan günlük gazetesi muhabiri Osservatore Romano tarafından diğer kontrol gruplarının ait oldukları tarih ilan ediliyor ve protokol çiğneniyor. Yine aynı şekilde görüntüleri kameraya alanların kesilen parçaların yerleştirilmesi sırasında çekim yapmalarına izin verilmemesi bu komplo teorilerinin daha testler bitmeden alevlenmesini sağlıyor. Bir de bunun üstüne protokolde belirtildiği gibi testlerin birbirinden habersiz yapılması gerekirken, laboratuvar yöneticilerinin buluştuğu ortaya çıkınca testler hakkındaki güven iyice sarsıldı. Sonuçta kefen parçasının %95 olasılıkla 1260-1390 tarihlerine ait olduğu ilan edilse de, o dönemden beri süregelen spekülasyonlar dinmek bilmedi. Bir de üstüne kesilen parçalarla, kumaşta kesildikleri yerin dikişlerinin farklı olması, bunun da bu kumaş parçalarının kefene ait olmadığı yönünde çıkan iddialar, bu komplo teorilerinin üstüne tuz biber oldu.

115_15

Bazı araştırmacılar, bunun Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi hakkında bilgi sahibi olan, orta çağda yaşamış biri tarafından yapıldığı hakkında çeşitli fikirler ortaya attılar. Bazıları iyi bir ressam tarafından yapıldığını, bazıları gölge yansıtma tekniğiyle çeşitli kimyasallar sayesinde kefenin üzerine çok benzeyen birinin bedenini veya cesedini ilkel bir fotoğrafçılık tekniğiyle yansıtıldığını ya da bir cesede Hz. İsa’nın çarmıh yaralarına benzer yaralar açarak cesedin bu kefene sarıldığını düşünse de; halen “Turin Kefeni”nde ortaya çıkan bu görüntünün o zamanın tekniğiyle nasıl yaratıldığı kanıtlanmış değil.

shroud1Bir çok araştırmacının daha sonra yaptığı çalışmalar sonucunda “Turin Kefeni”nin yapılma şekliyle ilgili ortaya çıkan fikirler, kefenin gerçekliği ile ilgili şüpheleri artırmaya devam etse de, bir grup komplo teorisyeni de kefenin gerçek olduğunun kanıtlanmasının Katolik Kilisesi tarafından engellendiğini, çünkü kefen üzerindeki yaraların bazılarının kefene sarılı olan kişinin halen yaşadığını ve hatta bunun Hz. İsa’yı kurtarmak için havarilerinden Aramethea’lı Joseph tarafından, ki kendisini “Kutsal Kadeh” efsanesinde kadehi koruması için teslim edilen havari olarak da hatırlayacaksınız, yapılan bir plan olduğunu düşünmekte. Bu teoriye göre, İncil’de belirtildiği gibi Hz. İsa çarmıhta ölmedi. Çarmıhta bir kişinin günlerce yaşayabildiği tarihi belgelerle kanıtlanırken Hz. İsa’nın sadece bir kaç saat içinde ölmüş olması bu teorinin başlıca çıkış noktası. Katolik Kilisesi bunu Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için ölmesinden dolayı kendi seçimi olarak nitelendirse de, bazı komplo teorisyenlerine göre bu doğru değil, buna başka bir dayanak olarak da İncil’de Hz. İsa’nın bedenine öldükten sonra sürüldüğü söylenen mürrüsafi ve aloe. Mürrüsafi kanamaları durdurmak için o dönemde kullanılan bir merhem ve bildiğiniz gibi aloe de zarar görmüş cildin kendini yenilemesini hızlandırmak için halen günümüzde bile kremlerde kullanılan bir madde. Bunun üzerine yapılan enteresan bir tespit de, halen kefende bu imajın nasıl oluştuğu konusunda kanıtlanmış bir fikir olmamasından dolayı, Alman bir grup tarafından yapılan araştırma, buna göre mürrüsafi ateşler içinde hareketsiz yatan bir insanın vücut ısısı ile birleştiğinde kefen üzerinde böyle bir imajın oluşmasını sağlamış olabilir. Zaten Yeni Ahit de buna karşı çıkacak hiç bir açıklama bulunmuyor, Yeni Ahit sadece Hz. İsa’nın mezarının boş olduğunu ve Hz. İsa’nın daha sonra bazı havarilerine göründüğünü söylüyor. İslam’da ise çarmıha gerilenin Hz. İsa değil, Allah tarafından onun görünümü verilmiş Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda olduğu ve Hz. İsa’nın son yıllarını doğudaki topraklarda geçirdiği belirtiliyor.

Son dönem gelişmelerden bahsedecek olursak; Vatikan kefenin 1204 yılında Haçlı Seferleri sırasında Bizans hakimiyetinde olan İstanbul’daki yağma sırasında Tapınak Şövalyeleri tarafından alındığını ve saklandığını açıkladı. 10 Nisan 2009 yılında ise ilk kefen araştırmalarında soruşturma yapan Ray Rogers’ın ölümünden önce kefenden alınan parçanın alındığı yerin yanlış olduğu, büyük ihtimalle orta çağda yapılan bir yamanın teste sokulduğunu ve bunun karbon testi yapılacak en yanlış yer olduğunu açıklaması ve vardığı sonuç olarak yaptığı araştırmalar sonucunda kefenin gerçekten Hz. İsa’ya ait olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu söylemesi tartışmaları tekrar hararetlendirdi. Halen gizemini koruyan kefen ve üzerine ortaya çıkan komplo teorileri ve şüpheler hakkında bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki linklerden farklı görüşler ve eğer kefen gerçekten orta çağda yapıldıysa bunun nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında bilgi edinebilirler.

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Shroud_of_Turin

http://www.trutv.com/library/crime/criminal_mind/scams/shroud_of_turin/index.html?sect=27

http://www.freeinquiry.com/skeptic/shroud/

http://www.skeptic.ws/shroud/articles/science-vie-shroud-fake.htm

http://www.timesonline.co.uk/tol/comment/faith/article6040521.ece

http://en.wikipedia.org/wiki/Radiocarbon_14_dating_of_the_Shroud_of_Turin

http://www.shroudstory.com/

http://www.darklogistic.com/2008/03/19/the-jesus-conspiracy/

491px-nicholas_hilliard_007Sör Walter Raleigh’nin o yıllarda “Yeni Dünya” olarak bilinen Amerika kıtasının doğu sahilini keşfetmek ve yayılmak amacıyla finanse ve organize ettiği Roanoke kolonisi, günümüz tarihinde Amerika kıtasında kurulan ilk koloni olması dışında, daha büyük bir gizemle hatırlanmaktadır. 1585-1587 yılları arasında bir çok grup tarafından kolonileştirilmeye çalışan Roanoke adasına yapılan girişimlerin başarısız olmasının sebebi, bu adada kalan kolonistlerin iz bırakmadan kaybolmuş olması ve daha sonra da hiçbirinin izine rastlanmamasıdır.

Sör Walter Raleigh, Kraliçe I. Elizabeth’den bugünkü Virginia topraklarında bir koloni kurmak için kraliçeden yetki alır. Bu topraklar üzerinde kazandığı bu imtiyaz ve hakları kaybetmemesi için 10 yıl içerisinde bu topraklarda bir koloni kurmak zorunda olduğundan, bu topraklarda yerleşmek üzere bir çok sefer düzenler. Kendisi asla “Yeni Dünya”ya gitmemesine rağmen, 1585-1587 yılları arasında kalıcı bir İngiliz kolonisi kurmayı görev edinmiş olan Sör Walter Raleigh’nin düzenlediği bütün seferler başarısızlıkla sonuçlanır.

roanoke_map_1584İlk seferin kısmi başarısızlığında herhangi bir gizem olmasa da, biraz tarih bilgisinin zararı olmaz diyerek, kısaca ilk seferden de bahsedelim istiyorum. 1585 yılında yola çıkan bu ilk sefere başkanlık eden Sör Richard Grenville’in seyahati hiç de kolay olmuyor desek yalan söylemiş olmayız. Daha Yeni Dünya’ya ayak basmadan bir kumula çarpan ana geminin erzağı önemli ölçüde zarar görünce nerdeyse koloni kurma işinin ertelenmesine karar veriliyor. İlk başta olan bu gecikmelerden sonra, adanın yerlileriyle gümüş bir kupanın çalınması sonucu ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu küçük bir katliam yapan kolonistler, daha sonra Sör Richard Grenville tarafından adanın kuzey ucunda bırakılıyor ve Nisan 1586’da Sör Grenville döneceğine söz vererek adadan ayrılıyor. Sör Grenville söz verdiği gibi nisanda dönemiyor, ama neyse ki haziran ayında Karayipler’den başarılı bir baskından dönen Sör Frances Drake, kolonistleri buluyor ve onları İngiltere’ye götürmeyi teklif ediyor. Bundan kısa bir süre sonra, Sör Grenville’in filosu adaya varsa da, boş bir koloniyle karşılaşıyor. Burada Sör Walter Raleigh’nin imtiyazlarını ve adadaki İngiliz hakimiyetini korumak adına küçük bir yerleşim bırakarak geri dönüyor.

1587 yılında Sör Walter Raleigh, John White liderliğinde 114 kişilik bir kolonist grubu oluşturuyor. Yüzyıllardır hala araştırılan ve nerde oldukları belli olmayan bu kayıp efsanevi kolonistler, daha önceki sefer sırasında bırakılan 15 kişiyi almak için gittiğinde sadece bir kişinin kemikleriyle karşılaşıyor. Yakınlarda yaşayan dost Croatan kabilesinden alınan bilgilere göre, saldırıya uğradıklarını ve kalan 9 kişinin bir botla kaçtığını öğreniyorlar. 22 Temmuz 1587’de yerleşimciler Roanoke adasına ayak basıyorlar. Bundan sonra valilik görevine başlayan John White, dost Croatan kabilesiyle ilişkilerini güçlendirirken, daha önceki yerleşimcilerin saldırdığı kabile ile de diplomatik ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor. Bu sırada sahile yengeç avlamaya giden bir kolonistin yerliler tarafından öldürülmesi sonucu, yaşamlarından endişe eden kolonistler, John White’ı İngiltere’ye dönüp yardım çağırması konusunda ikna ediyorlar. John White, Roanoke adasında kadınlı-erkekli 115 kolonisti burada bırakarak yola çıkıyor.

croatoan1

1587 sonlarında İngiltere’ye vardıktan sonra kış mevsiminin gelmesi ve bütün gemilerin İspanya’ya karşı savaşta kullanılması sonucu dönecek gemi bulamıyor. Sonunda daha küçük iki gemiyle 1588 ilkbaharında yola çıkmanın bir yolunu bulan John White, bu seferde insan doğasının hışmına uğruyor. Gemi kaptanının aç gözlülüğü ve kendini kanıtlama çabaları yüzünden başka gemilere yaptığı saldırılar sonucu, kargosunu kaybedip İngiltere’ye dönmek zorunda kalıyorlar. İspanya ile süren savaş sonucu John White, 3 sene daha boyunca yeterince erzak toplayamadığından eli kolu bağlı bekliyor ve sonunda Karayiplere yapılan başka bir seferin kaptanını Roanoke adasından geçmesi için ikna ederek yola koyuluyor. 18 Ağustos 1590 yılında, ki adada bıraktığı kendi torununun 3. yaş gününde adaya varan John White, yerleşimi tamamen terkedilmiş olarak buluyor. Adayı adamlarıyla araştıran John White, burdaki 115 kolonisti bulamadığı gibi, herhangi bir saldırı veya savaş izine de rastlamıyor. Tek bulduğu delil yakında bir ağaca oyulmuş olan “CROATOAN” kelimesi olan White, bunu yerleşimcilerin Croatoan adasına gitmiş oladuklarına yoruyor. Ama gitmeden önce yerleşimcilerle, başlarına bir şey gelecek olursa, en yakın ağaçlara malta haçı çizmeleri üzerine anlaşmış olmalarına rağmen, hiçbir ağaçta bu ize rastlamadığından zorla kaçırıldıklarını düşünmüyor. Bu sırada gelen büyük bir fırtına yüzünden de Croatoan adasına gidemeyip yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Amerika’ya yerleşen yerleşimciler de, Roanoke kolonistlerini arasalar da, 115 kişiden tek birinden bile haber alınamadı. John White da, ailesinin de aralarında bulunduğu kolonistlerin hala hayatta olduğunu ancak beklenilen yerde olmadıklarını ve adadan kendi istekleriyle ayrılıp Croatanlar arasına gittiklerini kabullenerek, İrlanda’daki mülküne geri döndü.

signet_ringHalen nereye gittikleri ve neden yerleşimlerini bıraktıkları belli olmayan Roanoke kolonistleri hakkında, çeşitli görüşler ortaya atılmış olsa da kesin bir bilgiye kimse sahip değil ve hiç birinden bir daha haber alınmadığından akıbetleri de halen meçhul. Bazı araştırmacılar tarafından yakınlardaki yerli kabilelerin arasına karıştıkları söyleniyor. Bu en akla yakın teori gibi de dursa bunu destekleyen kanıtlar, eski tarihçilerin hristiyanlığa inanan veya beyazlara dost davranan yerlilerden öteye gidemiyor. En azından 1998’e kadar böyleydi, Doğu Carolina Üniversitesi bu tarihte “Croatoan Projesi” isminde arkeolojik bir araştırma organize ederek, Roanoke’den 80 km ötedeki tarihi Croatoan başkentinde 16.yy’a ait altın bir yüzük buldular. Bunun izlerini süren araştırmacılar bunun 1585-1586 yılları arasında ilk koloniyle gelen birine ait olduğunu tespit ettiler. Bunun kolonilerle Croatanlar arasındaki etkileşimi gösteren önemli kanıtlardan biri olarak görseler de, halen kaybolan 115 kolonistle ilgili hiç bir ize rastlanmış değil. Bu konuyla ilgili “Kayıp Koloni DNA Projesi” de, kolonistlerin yerliler arasına karışıp karışmadığını bulmak için düzenlenmeye çalışılan yeni araştırmalardan biri. Bunların dışında iklimsel koşullardan ve kuraklıktan ötürü kolonistlerin gitmiş olabileceği, hatta Croatoan adasına yerlilere saldırıp yiyecek temin etmeyi amaçladıkları da teoriler arasında. Koloninin İspanyollar tarafından yok edildiği düşüncesi ise, John White koloninin boşaltılmış olarak bulduğundan 10 yıl kadar sonra İspanyolların halen koloninin yerini aradıkları gerçeği göz önünde bulundurulursa olasılık dahilinde gözükmüyor.

Paranormal teoriler, metafizik güçler, uzaylı kaçırmaları gibi daha pek çok uçuk teorinin de hakkında üretildiği kayıp koloni, gizemini koruduğu sürece daha pek çok araştırmaya konu olacak gibi görünüyor. Tabii bu sırada bir çok kitaba ve filme de ilham kaynağı olacağını söylemek de yalan olmayacak. Paul Green’in yazdığı “Kayıp Koloni” adlı oyun gibi ya da, her ne kadar farklı olsa da bana anımsattığı, sanki bu hikayeden ilham alan adadakilerin zamanda geriye gittiği “Lost” dizisinde olduğu gibi…

DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Roanoke_Colony

http://www.outer-banks.com/hatteras-school/dig98.html

http://www.lost-colony.com/

http://ncmuseumofhistory.org/lostcolony/site/index.html

http://www.ncdc.noaa.gov/paleo/drought/drght_james.html

Kendiliğinden Yanma Fenomeni

Yayınlandı: 22 Aralık 2008 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

shcİngilizce adıyla Spontaneous Human Combustion (SHC), yani kendiliğinden yanma, insanların hiç bir görünür tetikleyici olmaksızın, içten gelen bir ısı veya ateşle yandıkları iddiasından doğmuştur. Genellikle insanın ölümüyle sonuçlanan bu olayların halen geçerli bir açıklaması bulunamamıştır. Bu sebepten ötürü, bu fenomeni açıklama çalışmaları, bilimsel açıklama yoluna gidenler ve bu konuya parapsikolojik yaklaşımlar bulanlar arasında ikiye bölünmüştür:

BİLİMSEL AÇIKLAMA: Bu fenomen bilimsel olarak iki hipotezle açıklanmaya çalışılmaktadır. Bunların ilki olan fitil efekti hipotezine göre; kurbanın vücut yağı giysileri tarafından emilir ve kazara veya herhangi bir nedenle alev alan giysiler bir nevi tersten fitil görevi görür. Diğer hipotez olan statik elektrik hipotezine göre ise; insan vücudundaki statik elektrik seviyesinin yükselmesi sonucu oluşan ani bir parlama ve bunun sonucunda da vücudun ateş almasıdır. Ayrıca bu konu hakkında yeni bir teori de; Larry Arnold tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre; bazen insan hücreleri pyrotron adı verilen gizemli bir taneciğe çarpar, bu da insan vücudunda nükleer bir zincirleme tepki başlatır ve sonucunda yanma meydana gelir.

PARANORMAL AÇIKLAMA: Bu teoriye göre, insanın iç enerji alanlarında gelen değişimler tamamen ruhun kontrolsüz yükselmesi ile alakalıdır. Astral katlarda yükselmek veya bir şekilde oraya sürüklenme sonucunda, bu alanlarda oluşan aşırı yüklenme insan vücudunun alev almasına sebeptir.

shc_lg

Dr. John Irving Bentley

Hangi açıklama doğru olursa olsun – ki belki hiç biri doğru değildir, tahmin edebileceğiniz gibi bu konu teoriler üretmeye çok açık – yine de gözardı edilmeyecek bir şey var ki; o da bu fenomenin bir şehir efsanesine dönüşmesini engelliyor, onun yadsınamayacak bir gerçeğe dönüştürüyor, bu faktör tabii ki, kendiliğinden yanma sonucu ölen insanlar, en azından bilinenleri: Robert Francis Bailey, Dr. John Irving Bentley, Jacqueline Fitzsimon, George I. Mott, Mary Hardy Reeser, Jeannie Saffin, Henry Thomas, Seb Orlande.

Bu vakalardan Dr. John Irving Bentley’nin vücudu, daha doğrusu sadece halen üzerinde pijamasıyla sol bacağının alt yarısı ve bir kül yığını, Bay Gosnell tarafından banyoda bulunuyor. Saat okuması için gelen Bay Gosnell, Bentley’nin yürümekte zorlandığını bildiği için, daha önce yaptığı gibi evine giriyor, bu sırada tuhaf bir koku ve mavi renkli bir dumanı farkederek yukarı çıkıyor ve kurbanı küle dönüşmüş halde buluyor.

Yine ilginç vakalardan birinde, 61 yaşında zeka özürlü bir kadın olan Bayan Jeannie Saffin tahta sandalyesinde otururken, yanındaki masada oturmakta olan 82 yaşındaki babası Jack Saffin, gözünün ucuyla bir parlama farkediyor, kızına sen de gördün mü diye sormak için döndüğünde, kızının özellikle yüz ve ellerinin alevler içinde yandığını görerek şok geçiriyor. Kadın ağlamıyor veya kıpırdamıyor, elleri kucağında oturmaya devam ediyor. Bu sırada babası onun kolundan yakalayıp lavaboya götürüyor, suyla kadını söndürmeye çalışırken damadı Donald Carroll da ona yardım ediyor. Daha sonra hastaneye yetiştiriliyor ve bir süre daha yaşıyor. İşin ilginç yanı duvarın yanında otururken tutuşmuş olmasına rağmen sandalye ve duvarda hiç bir yanık izi olmaması, bu polis incelemesinde bulunan bir gerçek.  Doktor bu olaya inanmasa da, incelemeyi yapan polis memuru Leigh Marsden, bunun bir kendiliğinden yanma vakası olduğunu söylemekten vazgeçmiyor.

Ayrıca Helen Conway adlı bir kadın, her ne kadar sigara tiryakisi olduğu bilinse de, sandalyesinde yanmış olarak bulunuyor, 21 dakika sonra olay yerine ulaşan itfaiyecinin görüşüne göre, kadın vücudu olay yerine geldiğinde çoktan yanmış halde. Kimse de bu kadar kısa sürede nasıl küle dönüşecek kadar yandığına cevap bulamıyor. Bazı araştırmacılar bunun da bir kendiliğinden yanma olayı olduğunu düşünüyorlar.

Tabii bu yanmadan kurtulan Jack Angel gibi insanlar da mevcut, Jack Angel 1974 yılında yatağında uyurken, tuhaf bir kokuyla uyandığını ve vücudunda garip yanıklar gördüğünü söylüyor. Daha sonra sağ kolunun parmaklardan bileğine kadar yanmış olduğunu görüyor, ama buna karşılık hiç bir acı hissetmediğini belirtiyor. Karavanın içinde, yatağında veya giysilerinde herhangi bir yanmaya rastlanmıyor, gözünü hastanede açtığında içten bir acı hissediyor, doktorlar buna neyin sebep olduğuna cevap getiremiyorlar. Eli, içten sağ kolu boyunca yanıyor ve bu yüzden enfeksiyon kapıyor, daha sonra da doktorlar tarafından kesiliyor.

Buna benzer bir hikaye de, 1985 sonbaharında genç bir kadın olan Debbie Clark’ın başından geçiyor, yolda yürürken birden elinin mavi bir ışıkla parladığını görüyor ve daha sonra eve gittiğinde annesi ve kardeşi tarafından da görülüyor. 1980 kışında da, İngiltere’de yaşayan Susan Motteshead adlı bir kadın aleve dayanıklı pijamalarıyla mutfakta dururken, kız kardeşinin çığlığıyla arkasının tamamen alev aldığını ve sarı mavi karışımı bir renkle yanmakta olduğunu farkediyor, ama hiç bir şekilde acı hissetmediğini ve yanan bir bölgesi olmadığını belirtiyor. İşin ilginç yanı birbiri hakkında bilgisi olmayan bu iki kişinin aynı şekilde bilgiler vermeleri ve ateş hakkında birbirine benzer yorumları.

Kendiliğinde yanma fenomeni, belki de günümüzün açıklanması en zor vakalarından biri, rahatsız edici olmasın diye tek bir vakanın fotoğrafını ekledim, merak edenler zaten aşağıdaki linklerden veya google aracılığıyla daha çok vakanın fotoğrafına ulaşabilirler. Son olarak, “ŞAŞIRMADILAR” köşesine yazdığım bu yazıyı, bu sefer kendi yorumumla değil, 2001: Bir Uzay Efsanesi, Rama serisi, tetik, beşik gibi sayısız kitabıyla, bilim kurgu edebiyatının efsanelerinden biri olan ünlü yazar Arthur C. Clarke‘ın bu konu hakkında yaptığı yorumla bitiriyorum:

“Diğerlerinden daha fazla sorular sorduğum bir tane gizem var: İnsanın Kendiliğinden Yanması. Bazı vakalar açıklamalara meydan okuyor gibi görünüyor, beni ürpertici ve bilimsel olmayan bir duyguyla bırakıyor. Eğer kendiliğinden yanma hakkında daha fazlası varsa, açıkçası bilmek istemiyorum.”

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Spontaneous_human_combustion

http://skepdic.com/shc.html

http://www.spookyfiles.com/Spontaneous-Human-Combustion-or-SHC/

http://anomalyinfo.com/shc/index.htm#ga00003

Bugün size “ŞAŞIRMADILAR” köşesinde tanıtacağımız efsane, bir adam hakkında, ama öyle bir adam ki; nasıl ortaya çıktığı, kim olduğu bilinmeyen, ölümsüz olduğunu iddia eden, bütün Avrupa saraylarında tanınıp el üstünde tutulmuş, dünyada gezmediği ülke kalmamış, dehadan şarlatana kadar geniş bir sıfat yelpazesine sahip, simyacı, milyarder, maceracı, mucit, müzisyen – ki hatta Çaykovski’nin onun bestelerini çaldığı öne sürülecek kadar başarılı bir besteci – ve kimilerine göre materyalizm, emprisizm ve “bilgi güçtür” felsefesinin öncüsü Francis Bacon’ın ta kendisi.

stgermainKont Saint Germain, tabii bu sadece kendine taktığı ismi, ilk defa 1710 yılında Venedik’te görüldü. Daha sonra Fransız Sefiresi Madam de Gergy onu 45 yaşlarında bir adam olarak tanımıştı ve 50 yıl sonra Paris’te karşılaştıklarında sanki hiç yaşlanmamış olduğunu görünce şaşırmıştı. Madam de Gergy’e göre yaşlanmamasının sırrı kendi hazırladığı bitkisel bir iksirdi, hatta ilk karşılaşmalarında kendisine de ondan vermişti. Bundan daha önce de 1867 yılında Jenning’in “Rosicrucians – Gül Haç, Ayinleri ve Gizemleri” kitabında Kont Saint Germain’e çok benzeyen, Sinyor Gualdi isminde birinden söz edilmektedir. Hatta bundan da önce 1670 yılında, 1624 yılında Sör Francis Bacon adıyla ölümünden tam 46 sene sonra, Abbe Monfaucon de Villars’a gül haçları anlatan Bacon tarafından kaleme alınmış bazı notlar verilmişti, Bacon’ın kendine has yazı stilini taklit etmek çok zor olduğundan, belki de bu kişi Bacon’ın kendisiydi, Kont Saint Germain de, tam 300 sene boyunca, daha önce farklı isimler kullandığını, bunlardan birinin de Francis Bacon olduğunu ima etmişti. Üstü kapalı bir biçimde, Tudor ailesine mensup olduğunu, evlatlık verildiğini ve aslında İngiltere tahtının gerçek varisi olduğunu konuşmalarında anlatıyordu, ki bu sözler E. M. Butter’ın Kont hakkında yazdığı “Magi Efsanesi” adlı kitabına şu şekilde yansıyor:

“Böyle dikkat çekici bir şahsiyetin tanınmaktan kaçması bir meydan okumadır. Çağdaş bilgilerle bile ulaşılamayan bir kimlik aslında hükümsüz demektir. St. Germain, Rakoczy olduğunu söylediğinde de bu doğa kuralından yararlanmıştır. Gün doğmadan önce gizemini derinleştirdi. Çocukluğunu alevli renklerle tasvir diyor. Kendini inanılmaz bir manzara içinde betimliyor. Çok güzel bir havada şahane bahçelerde dolaştığını, Fas’ta Granada krallığının tek gerçek varisiymiş gibi anlatıyor. Kont St. Germain, öğretmenine çıktığı bir gezide başındaki taçla bir daha hiç göremeyeceği annesini son kez gördüğünü ve elinde bir bilezik olduğunu anlatmıştı. Kanıtlamak için de annesinin giysisinden bir parça getirmişti… Genç yaşında Avrupa’nın büyük kısmını dolaşmıştı, Hindistan’da, İran’da, Türkiye’de, Japonya’da ve Çin’de bulunduğunu iddia etmişti. Gezilerinin adını vermediği bir yazar tarafından kaleme alındığını da söylüyordu. Ona inanmıyoruz ama gerçekten bu ülkeler hakkında öyle detaylar anlatıyor ki, herkes şaşırıyor. Onun güçlü ve etkili bir lider olduğuna inanılıyor. Çünkü, birçok farklı örgüt kurmuş, Bouillon Dükü’ne Paris’te iki yüzü aşkın insanın Dük’ün başkanlığında bir grupta toplanacağını söyledi. Paris’te 1785’te yapılacak Mason Konferansı’na da katılacağını söyledi. Ama bu ölümünden bir yıl sonraydı ve Kont toplantıya geldi”

st_germain1757 yılında Fransa’da iken Madam de Pompadour ile kurduğu yakın dostluk sayesinde, dönemin kralı XV. Louis’nin sarayına kabul edildi ve yine bu dostluk sayesinde kraliyet erkanında itibarı tamdı. İnandırıcılığı, karizması ve insanları etkileme yeteneğiyle zaferler kazanıyordu. XV. Louis’in kırılmış elmaslarından birini, bozmadan eskisinden üç kat daha değerli bir elmasa dönüştürdü. Bir büyücü, hatta önceki kişiliklerinden birinin de Kral Arthur efsanelerinde geçen Merlin, olduğu söyleniyordu. Bu iddialar kanıtlanamasa da, XV. Louis’in kurduğu özel laboratuvarda Kont Saint Germain’in sırrını çözmek için zamanının çoğunu harcadığı anlatılır. 1761 yılında Avusturya – Almanya arasındaki barışın sağlanması adına büyük başarılara imza attı. 1764 yılında Çariçe Katharina’nın yakın çevresinde yer alıyordu. Büyük düşünür Voltaire bile arkadaşı Frederick’e yazdığı mektupta, onun hakkında şöyle demiştir; “Her şeyi bilen ve hiç ölmeyen biri”.

Madam D’Adhemar onun 1789’da Paris’te olduğunu iddia ediyordu. Bu tarih onun öldüğü zannedilen tarihten 5 yıl sonrasıydı. Madam D’Adhemar, “Marie Antoinette’in Anıları” adlı kitabında Kont Saint Germain’i şöyle tarif ediyor:

“Herşey 1743 yılında çok zengin ve inanılmaz mücevherlere sahip bir yabancının Versailles’e geldiği dedikodusuyla başladı. Nereden geldiğini kimse bilmiyordu. Görünüşü titiz ve şıktı. Elleri nazik ve zarif, ayakları biçimliydi. Biçimli bacaklarını herzaman şık çoraplar süslüyordu. Giysileri daima vücuduna oturuyor ve uyum gösteriyordu. Gülümserken dişlerinin berraklığı ve pırıltısı dikkat çekiyordu, yanağında şirin bir gamze vardı. Siyah saçları iyi kesimliydi. Ve o harika gözler… Hiç onunki gibi gözlere rastlamamıştım… 45 yaşlarında gözüküyordu. Her zaman Kraliyetin gözdesi oldu ve Kraliyetin ona karşı sınırsız hoşgörüsü 1768’de başlamıştı.”

Kont Saint Germain, ayrıca Cooper Oakley’nin biyografisinde benzer görünüşte tanımlanmış:

St. Germain bir medyum kadar hassas bir ruha ve kibar davranışlara sahipti. Görünüşü güzeldi, cildi esmer, saçları siyahtı. Yüz hatları asildi, zekasını ve dehasını gösteren bir ifadesi vardı. Sadece büyük ve önemli insanlara özgü bir edası vardı, giysileri basit ama şıktı. Lüksü çok sayıda elmaslardan ibaretti. Bunlar iyi gizlenmişlerdi fakat her parmağına yüzük takardı. Saati elmaslarla çevriliydi. Bir akşam güzel ayakkabı tokaları takmıştı. Değerli taş uzmanı von Contaut’un dediğine göre tokaların üzerindeki taşların değeri 200.000 frank kadardı. Piyanoda her şarkıyı çalabilmesi bir yana, en zor konçertoları bile değişik enstrümanlarla çalabiliyordu, özellikle yorumlarından etkilenenler sayısızdı. İnanılmaz güzellikte yağlıboya resimler yapıyordu. Resimlerini çekici kılan kendi keşfettiği bir boya türüydü ve bu bir sırdı. Vanloo bu resimlerdeki renklerden çok etkilenmişti ve bir çok kere bu sırrı onunla paylaşması için rica etmişti. Ama sır hiçbir zaman açığa çıkmadı. Aslında mucizelerin kaynağı engin kimya ve fizik bilgisiydi. Her zaman sağlıklıydı ve bunun nedeni gizemli bilgilerdi. Üstelik bir insana nasip olabilecek yaşam süresinin çok üzerine çıkması yine bu bilgilerin hikmetiydi.”

Bunlar yetmiyormuş gibi, bir çok insan Kont Saint Germain’i 19 ve 20. Yüzyıllar´da gördüğünü de belirtiyordu. Avrupa soylularının çok yakından tanıdığı bir kişiydi ve çeşitli ülkelerdeki önemli insanların arkadaşıydı. Büyük Frederick, Voltaire, Madam de Pompadour, Jean Jacques Rousseau ve Chatham onun arkadaşlarıydılar. Hepsini şahsen tanıyordu ve hepsi ondan söz ettiler ve adamın gizemini merak ediyorlardı.

st_germain_others

Kuthumi - El Morya - Saint Germain - Madam Blavatsky

Halen Madam Blavatsky’nin kurucularından olduğu Teosofistler tarafından, maalesef her efsanede olduğu gibi hemen tanrısal özellikler katıp bir kült haline çevirerek nemalanmak isteyen çıkarcılar var, Usta R olarak anılan ve ölmediğine inanılan Kont Saint Germain’in 2025 yılından sonraki bir tarihte tekrar ortaya çıkacağı söylenmekte, merak edenler aşağıdaki linklerden onu görenler ve daha önceki sayısız kimliklerini öğrenebilirler – ki daha önce kullandığı iddia edilen isimler hiç de yabana atılacak gibi değiller, bunlardan bir kaçıyla şaşkınlığınızı daha da artırayım: Platon, Saint Joseph, Merlin, Roger Bacon, Kristof Kolomb, Francis Bacon, tabii çoğu efsanede olduğu gibi kökeni Atlantis’e kadar uzanıyor, çünkü Kont Saint Germain’nin ilk ortaya çıkması bundan 70000 yıl önceye, insanlığın altın çağında Sahara Çölü’nde kurulmuş bir Atlantis kolonisindeki lider rolüyle başlıyor, ayrıca 13000 yıl önce de şu anki Küba’da Arınma Tapınağı’nda Lord Zadkiel’e yüksek rahip olarak hizmet etmiş.

Kim bilir belki de gerçekten o dönemde teknolojik olarak günümüzden bile daha gelişmiş Atlantis vardı, Kont Saint Germain ve onun gibi ölümsüzler aslında o dönemde yapılmış, daha sonra işlevini yitirmiş androidlerdi ya da belki de halen görevlerine devam ediyorlar, belki de Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis” kitabında olduğu gibi; aydınlanma, onur ve görkemli ruhun egemen olduğu ütopik bir dünyanın hayaliyle geçmişlerine olan özlemlerini dile getiriyorlar ya da yine belki de kendi gizemli öyküleri ve hayallerinin ışığıyla bize insan ruhunun sınırsızlığı ve çeşitliliğini hatırlatıyorlar…

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Count_of_St_Germain

http://smyrnaworld.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000000445391

http://paranormal.about.com/library/weekly/aa010603a.htm

logoramthajpg“What the bleep do we know?” (Ne biliyoruz ki?) adlı filmde geçen, suya yönlendirdiğimiz düşüncelerin, donmuş suyun kristallerine etkisi hakkında “ŞAŞIRMADILAR” köşemize yazı yazmayı düşünüyorduk. Bu konuda araştırma yapmaya başladığımızda, aslında filmin RAMTHA’NIN AYDINLANMA OKULU isimli bir oluşumun öğrencileri tarafından finanse edildiği ve çekildiğini öğrendik. Konu hakkında daha derinlere indikçe Ramtha ve ona kanal görevi yapan medyum JZ Knight hakkında çok daha şaşırtıcı şeyler bulduk ve yazımızı, direkt 1977’lerde doğan, üyeleri arasında Salma Hayek, Shirley MacLaine, Linda Evans gibi bir çok ünlünün de bulunduğu okul hakkında yazmaya karar verdik.

 

Pozitif düşünce ile içinde bulunduğumuz evreni şekillendirebildiğimiz düşüncesine dayalı New Age dinlerin, her ne kadar onlar kendini okul olarak tanımlayıp din veya kült olduklarını kabul etmiyorlarsa da, en tanınanlarından biri olan Ramtha’nın hikayesi şöyle başlıyor:

 

ramtha2Judy Zebra Knight (gerçek ismiyle Judith Darlene Hampton), 7 Şubat 1977 tarihinde Washington’ın Tacoma şehrindeki karavan evlerinin mutfağında, kocasıyla beraber yemek hazırlarken; önlerinde Ramtha (Aydınlanmış Olan) isimli bir varlık beliriyor. JZ Knight’ın anlattığına göre Ramtha; bundan 35000 yıl önce, Atlantislilerle savaşmış olan Lemuryalı bir savaş kahramanı, hatta kendisi bilinen dünyanın üçte ikisinde hakimiyet kurmuş, 2.5 milyon askerlik bir orduya hükmeden bir lider. Yine Knight’e göre ordusuna ihanete uğrayıp nerdeyse öldürülene kadar 10 sene boyunca kıtalar arasında liderlik yapmış. Daha sonra Ramtha, 7 yıl boyunca kendini insanlardan izole edip doğa ve dünyayı gözlemlemeye başlamış. Öngörü, vücut dışı deneyimler gibi bir çok konuda ustalaşmış, ta ki 70’li yaşlarına geldiğinde Indus nehrine ordusuyla sefere çıkana kadar. Burada Ramtha, ordusuna 120 gün içinde bildiklerini öğretip, onların önünde yükseliyor, ki daha önce de ruhen diğer gezegenlere kadar yolculuk yapmış olsa da, bu kez bedeniyle tamamen enerji formuna dönüşüyor. Askerlerine de tekrar öğretmek için geri döneceğini söylüyor bir gün.

 

Aslında Ramtha’nın hikayesini biraz uzattım, ama benim gibi zamanında “Atlantis”, günümüzde de “Martin Mystere” ismiyle yayınlanan çizgi roman serisinin hayranıysanız eğer veya en azından biraz fikir sahibiyseniz; JZ Knight’ın aracılığıyla konuşan Ramtha’nın kendini, 35000 yıl önce şu anda günümüzden bile daha yüksek bir teknolojik seviyeye ulaştığı öne sürülen Atlantis ve Mu uygarlıkları hakkındaki sözleri ilginizi çekecektir. Her ne kadar JZ Knight’ın bir şarlatan veya en masumane şekliyle deli olduğunu düşünsem, bu efsaneleri ve doğu felsefelerini kendi çıkarları için kullandığı ve modern bilimi çarpıttığı için cinlerimi tepeme çıkarmış olsa, hayatta tutunacak bir şeyi olmadığını sanan insanların boşluğundan faydalansa da – ki bunu yeni bir şey söyleyerek yapmıyor – , yine de çok zekice kurduğu bu oluşumun ve yarattığı hikayelerin hakkını vermek adına, bir bilim kurgu hikayenin tadını çıkarmanız için Ramtha’nın ağzından (!) size onu tanıtıyorum:

 

mu_htm3

 

“… Ben Hindu halkının büyük Ram’ıyım, çünkü bir erkeğin sperminden ve bir kadının rahminden doğup da bu dünyadan yükselen ilk insanım. Ben nasıl yükseleceğimi herhangi bir insan öğretileriyle değil, her şeyde bulunan Tanrı’yı doğal biçimde anlayarak öğrendim… Ben dünyanın tanıdığı ilk fatihim. 63 yıl süren bir askeri seferle bilinen dünyanın dörtte üçünü fethettim, ama en büyük fethim kendimi fethetmek, kendi varoluşumla uzlaşmak oldu… 2 milyonu aşkın insandan oluşan halkım Lemuryalıların, İyonyalıların – ki daha sonra oraya Makedonya denildi – ve Atlantis dediğiniz Atlatia’dan kaçan kabile halkının bir karışımıydı. Şimdiki Hindistan, Tibet, Nepal ve Güney Moğolistan’ın nüfusunu oluşturanlar benim halkımın soyundan gelir… Atlantislilerin bilimi sizin şu anki biliminizden ileriydi. Atlantisliler ışık prensiplerini anlamaya ve kullanmaya başlamışlardı. Işığı lazerlerle saf enerjiye dönüştürmeyi biliyorlardı. Işıkla yolculuk eden uzay gemileri bile vardı… Atlantisliler teknolojiye duydukları ilgiden dolayı akla ve zekaya tapıyorlardı. Böylece aklı bilim onların dini haline gelmişti. Lemuryalılar ise farklıydı, toplumsal sistemleri düşünce yoluyla iletişim kurmaya dayanıyordu… Onlar ayın, yıldızların çok ötesine tapıyorlardı, bilinmeyen tanrı dedikleri bir güçtü, bu yüzden Atlantisliler atalarımı hor görüyorlardı…Rüzgar benim için en büyük öz olmuştu, o sürekliydi, özgürce hareket edebiliyordu, her şeyi kapsayabiliyordu, ne sınırları ne şekli vardı, maceraperestti, bu yüzden tanrının özüne ne çok benzeyendi ve rüzgar insanı asla yargılamaz, insanı asla terk etmez, çağırırsanız size sevgiyle gelecektir. Böylece rüzgar olmak istedim… Ben kendimi büyük ve görkemli bir şeye uyulmadığımda, kendimi sevmeyi öğrendim. İnsan her ne olduğunu düşünüyorsa o olacaktır, çünkü insan maskesinin altında saklı olan TANRI’dır.”

 

ramtha-02JZ Knight, ilk olarak 1985 yılında “Merv Griffin Show”da gözükünce dikkat çekti, daha sonra 1987’de otobiyografik kitabı “State Of Mind”ı yazdı. Time dergisinde bile hakkında yazı çıkan JZ Knight, halen kurduğu Ramtha’nın Aydınlanma Okulu’yla insanlara pozitif düşünce, kuantum ve metafizik konularında – her ne kadar bana ve saygın bilim insanlarına göre kuantum mekaniği, fizik, nöroloji gibi bir çok alandaki eksik, bilinmeyen açıklardan yararlanıp bunları çarpıtsa da – öğretim olanağı sağlıyor. Mezun olan öğrencilerine de; mezun olduklarında inanılmaz paralar bağışlayarak destek oluyor. Tabii bu paranın kaynağı nerden geliyor diyecek olursanız, JZ Knight’ın bir seminerine katılmanın bedelinin 1000 $ olduğunu söylemek, JZK Inc. Adında multi-milyonluk bir şirketi olduğundan bahsetmek veya en azından JZK yayıncılıkla kitap ve DVD’lerini basıp  sattığını, öğrencilerinin finanse ettiği “What The Bleep Do We Know?” isimli bağımsız yapımın, 10 milyon $’ın üstünde gişe yaptığını söylemek yeterli olacaktır. Ayrıca JZ Knight,  mahkeme kararıyla şu anda Ramtha’nın bütün yasal telif haklarına sahip ve JZ Knight dışında kimse artık Ramtha ile bağlantı kurduğunu söyleyemiyor, bu da şaka gibi gelse de, Avusturyalı bir kadının Ramtha ile bağlantı kurduğunu açıklaması sonrasında mahkeme tarafından verilmiş bir karar: Ramtha, JZ Knight’ın markasıdır.

 

Bir diğer enteresan dava ise, Ramtha’yı ilk olarak birlikte gördüğü, hatta Ramtha’nın gözünde ruh ikisi olan, eski kocası Jeff Knight’la ilgili. Jeff Knight, JZ Knight ile evliyken başka bir adamla girdiği cinsel ilişki sonucu HIV kapıyor, karısı yani JZ Knight’ın Ramtha seni iyileştirebilir tavsiyelerine uyarak, modern tıbbi tedaviyi erteliyor. Daha sonra boşandıktan sonra 1992-95 yılları arasında ömründen kaybolan yılların hesabını sormaya karar veriyor, davayı kazanamıyor, zaten davanın sonunu görecek kadar da yaşamıyor. Bu tip vakalar bir çok yerde karşımıza çıkıyor araştırdıkça, eski ustalardan (okulda her öğrenci ustadır) bazıları bütün disiplinlerine uydukları, yaşam tarzlarını değiştirdikleri halde yaşlanmalarının yavaşlamadığı – ki JZ Knight 250 yıl yaşayabileceğini söylüyor insanların eğer öğretileri benimser ve uygularlarsa – ve modern tıbbı reddettikleri için çeşitli sağlık problemleri çektiklerini söylüyorlar.

 

poster2004 tarihinde gösterime giren ve sayısız ödül kazanan bağımsız sinema filmi “What The Bleep Do We Know?”a geçecek olursak; saygın bilim adamları tarafından filmde geçenler veya fikirler hakkında ağır bombardımana tutulduğunu görebiliriz. Filmdeki bilim adamlarının çoğu zaten JZ Knight’ın öğrencileri, olmayan tek bilim adamı – ki araştırırsanız içlerinde en saygını olduğunu gösreceksiniz – Columbia Üniversitesi profesörlerinden David Albert, filmde söylediği her şeyin yanlış aktarıldığını şu cümleleriyle belirtiyor: “Beni 4 saat boyunca filme çektiler. Açıkçası, onlar pozitif düşünceyle etrafımızdaki dünyanın yapısını değiştirebileceğimize inanıyorlardı. Uzun bir süreyi onlara bunun neden doğru olmadığını açıklamakla harcadım, önemli detaylara girerek. Ama filmde bütün görüşlerim 180 derece döndürülmüştü.”

 

1946 Roswell, New Mexico doğumlu (Tanıdık geldi değil mi? Meşhur UFO’nun düştüğü, 51. Bölge’nin olduğu yer), çocukluğunda erkekler tarafından istismar edildiği ve zor bir çocukluk dönemi geçirdiği bilinen JZ Knight hakkında düşünmek ve yorumlamak size kalmış. Her ne kadar bazı düşünceleri güzel görünse ve mantıklı gelse de – ki  hangi insanları çekmeye çalışan kuruluş da değil – ne Ramtha’yı, ne de JZ Knight’ı inandırıcı bulmamakla beraber, kendinizi iyileştirebilirsiniz, daha uzun süre genç kalabilirsiniz diyen bir kadında bu kadar estetik ameliyat olmasına rağmen hala onun öğretmenliğinden faydalanmak isteyen insanların olabilmesini gerçekten trajikomik buluyorum, ki aynı düşünce yapısının çarpıtılmamış hali doğu felsefelerinde, tasavvufta, Müslümanlıkta ve hatta Kumran’da bulunan en eski İncil yazmalarında bulunmasına rağmen…

 

Bu yazmalar ve yazarları günümüzdeki incilin şekillendirildiği İznik Konsülü’nde katledilen Aryanlar, bulunduktan sonra Vatikan tarafından reddedilmesi ve saklanması da belki daha sonraki bir “ŞAŞIRMADILAR” konusu olabilir, tabii en kısa zamanda Atlantis ve Mu kıtaları, o zaman bu kıtaların parçası olan şu anki yerler, diğer efsaneler hakkında da bir yazı yazmayı düşünüyoruz. Bundan sonra yazmayı düşündüğümüz “ŞAŞIRMADILAR” yazısı da büyük ihtimalle, eski hayatlarının birinde Atlantis’in ilk kralı olduğunu iddia eden, nerden geldiği bilinmeyen ve ölümsüz olduğunu iddia eden Saint Germain Kontu hakkında olacak.

MERAK EDENLER İÇİN FAYDALI LİNKLER:

 

http://en.wikipedia.org/wiki/J._Z._Knight

 

 

http://www.rickross.com/reference/ramtha/ramtha15.html

 

 

http://skepdic.com/ramtha.html

Yusuf

Yayınlandı: 5 Aralık 2008 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , ,

Daha önce Tea For The Tillerman yazısında söz verdiğim gibi, bu yazımı araştırdığımda bana çok ilginç gelen Cat Stevens’ın Yusuf İslam olma hikayesine ayırdım. Zamanında Yusuf İslam ve onun müslümanlığı algılama biçimiyle ilgili biraz yanıldığımı anladım, tabii hala bana göre müslümanlık şekilsel değildir; insanın isim değiştirmesi, sakal uzatmasının gerekli olmadığını, dinin insanla kendi arasında olduğunu, bu araya kimsenin giremeyeceğini, günahlarımızın bizi ilgilendirdiğini ve sorumluluğu da zaten bizim alacağımızı konusunda kararlarım değişmedi. Bu arada farkettim de, Yusuf İslam’dan çıkıp kendi düşünme tarzıma da girdim, ama konunun bunla ilgisi yok, araştırmadan sonra Yusuf İslam’a kendi seçimleri, yaptıkları ve yaşam tarzıyla saygı duyuyorum, şimdi bu girişten sonra konuya geri dönelim.

catstevens_narrowweb__300x4150Yusuf İslam’ın ilk müslümanlıkla tanışması, şehir efsanesi olma potansiyeli olan bir hikaye ile başlıyor. O zamanki adıyla Cat Stevens, bir süre uzaklaşmak, düşünmek ve müzik yapmak için; Fas’ın Marakeş şehrine geliyor. Sokakta dolaşırken daha önce dinlediği hiç bir şeye benzemeyen bir müzik duyuyor ve bunun ne olduğunu soruyor. Ordakiler bunun ezan olduğunu ve tanrı için yapılan bir müzik olduğunu söylüyorlar. Bunun üzerine Cat Stevens; “Tanrı için müzik mi? Bunu daha önce hiç duymadım, para için müzik yapıldığını duydum, ün için veya kişisel güç için ama tanrı için müzik yapmak…” diye düşünüyor.

Bu hikayeyi okuyunca ben, ezanın aslında müslümanları Allah için yapacakları namaz ibadetinin başladığını belirten bir çağrı olduğunu, aslında tam anlamıyla “Tanrı için müzik”ten ziyade, her ne kadar ibadet Allah için yapılsa da, “İbadete çağrı” niteliği taşıdığından, Cat Stevens’ın aklında yer eden bu önemli olayın biraz da orda bulunan kişilerin ezanı daha ilahi, şiirsel bir şekilde tanımlamalarından geldiğini düşünüyorum.

Daha sonra 1976 yılında Cat Stevens, Malibu açıklarında büyük bir boğulma tehlikesi geçiriyor ve şu şekilde bağırıyor: “Tanrım! Eğer beni kurtarırsan, senin için çalışacağım.” Anlattığına göre o sırada, bir dalga yükseliyor ve Cat Stevens’ı sahile kadar atıyor. Bu ölüme yakın deneyim de, Cat Stevens’ın ruhani yolculuğunu başlatıyor. Budizm, Zen, Astroloji, Tarot, I Ching derken sonunda kardeşinin doğum günü için Kudüs’e yaptığı yolculuktan getirdiği Kuran’ı okudukça huzur duymaya başlıyor ve İslamiyet’e geçiş süreci böyle başlıyor.

fortune forum summit 011207Özellikle Joseph (Hz. Yusuf) hikayesiyle kendi müzik piyasasındaki durumunu bağdaştırdığı için özel bir bağ kuruyor, sonunda da zaten bu ismi kendine seçiyor. Rolling Stones’a verdiği röportajda da, şarkılarıma bakarsanız uzun zamandır ruhani yönümü bulmak için haykırışlarımı duyabilirsiniz, sonunda ben ruhani evimi buldum diyen Cat Stevens, 23 Aralık 1977 (hicri takvime göre 1398’in Muharrem ayı) yılında Londra’daki Regents Park Camii’nde islamiyete geçiyor. 4 Temmuz 1978 (28 Recep 1398) yılında da Yusuf İslam adını alıyor. Daha sonra da, UNICEF’in “Uluslararası Çocuk Yılı” yararına 22 Kasım 1979 yılında son bir konser vererek, müziğe uzun bir ara verip kendini eğitim ve yardım etkinliklerine adıyor. Bu konuda bir çok spekülasyon olmasına rağmen, eğer müziği bırakmak sebebi dendiği gibi bazı islam ülkelerinde ses ve davul dışındaki enstrümanları çalmanın haram olarak nitelendirilmesi ise; işte en baştaki Yusuf İslam’a tam olarak hak vermememi anlamışsınızdır. Bu arada Eylül 1979’da, Fauzia Mubarak Ali ile dünya evine giriyor. Halen evli olan çiftin beş tane de çocuğu var.

Tabii Yusuf İslam, özellikle Salman Rüşdi hakkında islami yasal cezalandırmayı desteklediğini söyleyince, fetvaya destek verdiği haberlerinin çıkması üzerine, ki bunu bir çok defa reddetti, barış adamı görüntüsüne leke sürüldü. 11 Eylül saldırıları üzerine üzüntüsünü bildiren mesajı ve ölen aileler yararına “Peace Train” şarkısını tekrar söyleyip kendi box set albümünün gelirinin yarısından fazlasını bağışlamasına rağmen, 2004 yılında adının başka bir yasaklıya benzemesi yüzünden ABD’ye sokulmadı, ki 2006 yılında adının tekrar tekrar heceletilmesi bana da basit bir hata yaptıkları izlenimini vermişti diyerek olayı kapattı. 2000 senesinde İsrail’e girişi Hamas’a destek verdiği gerekçesiyle yasaklandı. Daha sonra açıklamalarında Hamas’ın o dönemde varlığın bile bilmediğini, terör örgütüne bağış yapmasının söz konusu bile olmadığını söyleyip bu uygulamayı eleştirdi. Bunların hangisi doğru diye inanıp inanmamak size kalmış, ben açıkçası çoğuna inanmıyorum, özellikle son okuduklarımdan sonra.

0922-04 90ların sonundan itibaren tekrar müziğe dönen, 2006 yılında da tekrar eski Cat Stevens tarzında “An Other Cup” isminde bir albüm çıkaran, ki ben de daha dinlemedim ama  en kısa zamanda dinleyeceğim, SMALL KINDNESS isimli yardım örgütünün kurucusu ve başkanı, 2003 yılı Dünya Ödülü (Çocuklara ve savaş malullarına yardımlarından ötürü), 2004 Barış İnsanı Ödülü (Hayatını barışa adadığı ve terörizme karşı çalışmalardan ötürü), 2007 Akdeniz Barış Ödülü (Dünya barışı için yaptığı çalışmalardan ötürü) sahibi; tüm albümlerinin toplam satışı 60 milyonun üzerinde olan, şarkıları defalarca bir çok ünlü şarkıcı tarafından yorumlanmış, hatta “First Cut is The Deepest” şarkısı dört ayrı şarkıcı tarafından farklı yıllarda hit single olan eski pop star Yusuf İslam hakkında benim buraya özetleyebildiklerim bu kadar. Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için aşağıda linkleri vermeden önce, sözü son albümü için yaptığı röportajdan bir alıntısıyla Yusuf İslam’a bırakıyorum:

“Biliyorsunuz, kap doldurmanız için orada… İçine ne doldurmak isterseniz. Cat Stevens’ı arayanlar büyük ihtimalle bu albümün içinde onu bulacaklar, Yusuf İslam’ı bulmak istiyorsanız biraz daha derinlere gidin, onu bulacaksınız.”

2

MERAK EDENLERE FAYDALI LİNKLER:

http://www.yusufislam.org.uk/

http://www.smallkindness.org/

http://en.wikipedia.org/wiki/Cat_stevens

http://transcripts.cnn.com/TRANSCRIPTS/0410/07/lkl.01.html

Paul is Dead?

Yayınlandı: 4 Aralık 2008 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , ,

Paul McCartney gerçekten The Beatles’ın en zirvede olduğu dönemde bir trafik kazasında öldü ve daha sonra yerine o dönem benzerler yarışmasını kazanan biri mi geçti? Bu tarihten itibaren The Beatles’ın dağılma sürecine girmesinin asıl nedeni; bu Faul McCartney diye komplo sitelerinde ismi geçen adam mıydı? Bunu belli etmek için de The Beatles üyeleri şarkılarının içine gizli mesajlar koyarak insanların anlamasını mı sağlamaya çalıştılar?

Bütün bu efsanenin temeli, 1969 tarihinde ABD’nin Detroit şehrinde bir radyoda DJ’lik yapan Russell Gibb’in “Paul McCartney 1966 senesinde bir trafik kazasında öldü ve yerine benzeri geçti” iddiasıyla başladı. Hatta araştırmalar sonucunda, 1966 yılında bir trafik kazasında tanınmayacak şekilde yüzü deforme olmuş olan siyah saçlı bir adamın cesedinden yola çıkarak, bunların üzerine The Beatles’ın sayısız şarkısındaki sözlerden anlamlar çıkartıp bu modern şehir efsanesini oluşturdular. Bu haber kısa sürede tüm dünyaya yayıldı ve günümüze dek ulaşan cevapsız bir fenomen haline geldi. Bu dönemde yapılan Paul McCartney benzeri yarışmasının kazananın da açıklanmaması, komplo teorisyenlerine malzeme vermiş oldu.

paulfaulbassheight21 Bu efsane özellikle Sgt. Pepper albümlerinin kapağındaki gizli semboller ve şarkı sözlerinden beslenmeye devam etti. Bir yanlış anlaşılma sonucu daha da büyüdü; Strawberry Fields Forever şarkısının sonunda John Lennon’ın “Cranberry Sauce” şeklinde arka plandan gelen fısıltısının “I buried Paul” (Paul’ü gömdüm) olarak anlaşılması efsaneye ivme kazandırdı. Ama bu yanlış anlama düzelse bile yine de bir çok yeni iddia bu komplonun sürekliliğini sağladı.

Yan taraftaki resim karşılaştırmaları gibi iddialarla 1966 öncesi ve sonrası Paul’ün yüz yapısı, boy, göz rengi ve şekli, ifadeleri hakkında yorumlar yapıldı ve sonunda Paul’ün öldüğüne inanların sayısı artmaya başladı.

Albümlerden toplanan kanıtlarla inanılan bir senaryo bile yazıldı ve şarkı sözlerinden alınan bölümlerle aşağıdaki gibi bir teori oluştu:

– “He blew his mind out in a car, he didn’t notice that the lights had changed” (A Day In The Life – Paul trafik ışığının değiştiğini görmedi)

– “Wednesday morning at five o’clock as the day begins” (She’s Leaving Home – Paul çarşamba günü sabah saat 5’te ölü ilan edildi)

– “People running around, it’s five o’clock” (Good Morning, Good Morning – İnsanlar sabahın beşinde koşuşturup durdu)

i_one_i_xBu ve buna benzer bir sürü şarkı sözüyle iddialar devam etti, bunun dışında albüm kapağında cenaze temasına benzer bir görüntü, arka kapakta The Beatles’ta sadece Paul’ün sırtı dönük durması ve her The Beatles üyesi parmağıyla bir harf yaparken L, V, E arasında Paul’ün yapması gereken O ya da belki de I harfinin olmaması bu iddiayı körükledi. Bir de üstüne yanda gördüğünüz kapaktaki davula ayna konmasıyla ortaya çıkan görüntüde “I one I x he die” (1, bir, 1 x o ölü) gibi bir yazı çıkması üstüne tuz biber ekti.

Ardından çıkan albümlerde de bir çok gizli mesaja rastlandı, bir kaçından bahsedip bu kısmı geçeceğiz, merak edenler aşağıdaki linklerden görsel, işitsel ve sözel gizli mesajları inceleyebilirler.

The White Album’deki I’m so tired şarkısının sonundaki anlamsız sözü, programla tersten dinlenince çıkan mesaj: “Paul is dead man, miss him, miss him” (Paul ölü adam, özlüyorum, özlüyorum)

cover_abbey_roadThe Abbey Road albüm kapağında sadece Paul’ün çıplak ayaklı olması, diğer üyelerinin giyinme özelliklerine göre John rahip ya da tanrı, Ringo arkasında cenaze taşıyıcısı, ardından Paul ayakları çıplak ölü adam, en arkada da George mezar kazıcısı gibi görünmesi; arkadaki arabanın plakasının 28IF (28 eğer) olması yani yaşasaydı Paul 28 yaşında olacaktı, sigarayı sağ elinde tutması (ki Paul daha önceki röportajlarında günlük ufak tefek işlerde bile sağ elini kullanamadığından şikayetçi oluyordu) ve “Come Together” şarkısında geçen “one and one and one is three” (bir ve bir ve bir üçtür) sözleri.

faul1Tabii bu komplo teorisyenlerinin Paul’ün yerine geçen adamı belirlemesi uzun sürmedi. William Campbell isimli Paul McCartney benzeri, Kanada’lı eski Ontario Polis Teşkilatı üyesinin yarışmayı kazanan ve ondan sonra ortalıktan tamamen yok olan kişi olduğu öne sürüldü. Sgt. Pepper kapağında yine Paul’ün kolundaki armadan bir ipucu yakaladılar ve bunun Ontario Polis Teşkilatı’nın kısaltması olduğunu öne sürdüler. Daha sonra resimleri karşılaştırarak, 1966’dan sonraki Paul McCartney fotoğraflarının yandaki bu adama yani nam-ı diğer Faul McCartney’e (Genelde ismi konusunda ortak kanı William Campbell olduğu yönünde) benzediğini söylediler. Aşağıya koyduğumuz 1966 öncesi ve sonrası fotoğraflarıyla son yorumu size bırakıyoruz, bizden tavsiye özellikle çene yapısı ve bir insandaki ifade değişimine dikkat edin.

paulsmallhead

1966 öncesi Paul

faul672

1966 sonrası Paul

 

 

 

 

 

 

 

Biz bu konuda biraz ikiye bölünmüş durumdayız, kanıtlar o kadar gerçekçi ki, özellikle 3aymun Paul’ün öldüğünü düşünüp ağladı bile, bundan çok etkilenip “adamın ifadesi bile değişmiş, öteki daha sevimli, bu sinir bozucu” diye yorumladı olayı, ben bunlara daha az inanlardanım may3un olarak. Çünkü bir müzisyenin yerini almak sadece benzemek, gitar çalabilmekten fazlasını gerektirir diye düşünüyorum. Paul McCartney 1966 sonrasında da The Beatles’la beraber ve solo başarılı işler çıkardı. Sizin de yorumlarınızı bekliyoruz, ama sözü bitirip linkleri vermeden önce bu konuda en enteresan cevabı “Paul is Live” (Paul yaşıyor) isimli konser albümünün kapağıyla veren Paul McCartney’e bırakıyoruz (Arkadaki arabanın plakasının 51IS  (51’inde) olması gibi ipuçlarına dikkat!)

paul_mccartney_paul_is_live_portada

MERAK EDENLERE FAYDALI LİNKLER:

http://digilander.libero.it/jamespaul/fc1.html

http://members.tripod.com/~taz4158/mac.html

http://www.paulisdeadhoax.com/

http://digilander.libero.it/p_truth/

http://jeffmilner.com/backmasking.htm