‘OKUMADILAR’ Kategorisi için Arşiv

pamukprenses

Önce kitabın ismi dikkatinizi çekiyor sonra “Dehşetli bir nanoteknolojik masal” ibaresini görünce, kendinizi kitabı almış olarak buluyorsunuz. Biraz fikir vermesi açısından arka kapaktaki yazıyı paylaşmak isterim. “Giysilerimizde, soluduğumuz havada, damarlarımızda gezinen teknolojik cüceler. İnsanın hilafetine göz diken  mikro-robotlar. Atomlarıyla oynandığı için seçkinleşen materyaller. Kimisine göre tarihteki en büyük devrim,  kimisine göre kıyametin habercisi. İşte nanoteknoloji denen yecüc mecüc bilimin ABC’si.”  Hasan Tevfik’in kaleminden çıkan bu kitap, nanoteknolojinin ne olduğunu, dünyada ve Türkiye’deki gelişimini, olumlu ve olumsuz yanlarını örnekler vererek anlatıyor. Pamuk Prenses ve Katrilyonlarca Cüce, 88 sayfalık kolay okunan bir dile sahip olmakla birlikte, Türkiye’de nanoteknoloji  hakkında yayınlanan ilk ve tek kitap özelliğini de taşımakta.

Nanoteknoloji ile kitabın isminin bağlantısı nedir diye sorarsanız hemen cevap vereyim. “Nano” kelimesi  Yunanca’dan gelmekte ve “cüce” demektir. Nanoteknoloji ise metrenin milyarda biri büyüklüğündeki “zerre”ler kullanılarak geliştirilen üretim teknolojisinin adıdır. Yani tam da günümüze hakim olmaya başlayan teknolojinin adıdır. Sağlık, bilgi teknolojisi ve enerji depolamada büyük oranda kullanılmaktadır. Hayatı durdurmak ve ileri bir tarihte yeniden başlatmak, AIDS ve kanser gibi hastalıkların kaynaklarının hücre tamir ve yenileme makineleri ile yok edilmesi gibi uzun yaşam hatta ölümsüzlük söylemleri de barındırmaktadır. Bilgisayar teknolojisinde sınırsızlık, istihbaratta yanılmazlık gibi söylemleri de bulunan nanoteknoloji ile azı dişine cep telefonu yerleştirilebiliyor. Fakat gırtlak kanserine yol açan bu durumu, teknoloji bozduğu gibi yapmasını da biliyor(!) ve nanoteknoloji kanserli hücreleri yok eden tedavi yöntemlerini de geliştiriyor. Görüldüğü üzere tüm bunlar insanoğluna “sonsuz” bir gücü vaat etmektedir.

Hasan Tevfik kitabında hayatın nano boyutta idaresini tartışmakta, nano-buluşların sağlamış olduğu faydanın arkasındaki tehliklere dikkat çekmekte ve teknolojik cücelerin nasıl devasa sorunlara yol açabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Onun da dediği gibi “Biz evreni kürelerden ve zerrelerden yarattık!” ,sonumuzu da aynı zerrelerle mi yazıyoruz?

 

_380_74441Bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kısa zaman evvel okuduğum, etkisinden hala çıkamadığım, bir müddet daha da çıkamayacağımı düşündüğüm… Bende adeta ikinci bir “Sybil” etkisi yaratan ve fakat Sybil’dan farklı olarak,  hadiselerin merkezinde olan kişinin kalemden döküldüğünden; yani otobiyografik yönü baskin olduğundan mıdır yoksa yayımlandığı dönemde Sybil kadar sansasyon yaratmadığından ve kıymetinin şarap misali yıllar geçtikçe katlandığından mıdır bilinmez sözünü ettiğim kitap, beni yıllar önce derinden etkilemiş olan Sybil’dan daha gerçekçi ve çarpıcı bir etki bıraktı hissiyatımda. Sybil vakasını ilgilenenler ve bilenler bilir. On altı karakterli, Dissosiyatif  Kimlik Bozukluğu’ndan muzdarip, kişilik bölünmesi yaşayan kızımız. Yıllar yıllar önce, kitapların o renkli, büyülü dünyasına ilk adımlarımı attığım yaşlarda belki de, babamın devasa kütüphanesinden bulup çıkardığım, rengi solmuş, yer yer sayfaları kopmuş, bugün bile görüntüsü hatırıma geldiğinde irkilmeme neden olan, saman sarısı romanın başkahramanı…

Şimdi sözünü edeceğim romanın kahramanının ismi ise Deborah. Bir çoğumuzun, okumamış olanların bile ismine bir şekilde aşina olduğunu düşündüğüm, kimilerinin ise okumak üzere alıp kitaplığında beklettiği ya da başlayıp bir türlü sonunu getirmeyi başaramadığı bir başyapıt. Evet, şimdiden söylemekte fayda var ; Ne okunması ne de okunanların hazmedilmesi kolay olmayan bir kitap “i never promised you a rose garden”, Türkçesiyle “Sana gül bahçesi vadetmedim”. Her ne kadar akıl hastanesinde geçse ve akıl hastalıklarından dem vursa da aslında şahane bir   ‘içerisi-dışarısı hikayesi’. Biz dışarıdakilerin, bir nebze de olsa ‘içeriye’ girebilmesini sağlayan, azıcık da olsa ‘içeri’nin atmosferini solutan ve özünde akıl hastanelerinin de, daha fazla değil, sadece ve sadece hayat  kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu gösteren eğitici bir eser. Yazarı Joanne Greenberg’in bire bir kendi tedavi ve terapi sürecini aktarması nedeniyle de, otoriteler tarafından uzunca müddet bir roman olarak kabul edilmemiş, yaratım gücünden uzak olduğu ve gerçek hadiselerden yola çıktığı için otobiyografik bir eser olarak kabul görmüş.

Olaylar Deborah’a Paranoid Şizofreni teşhisi konmasıyla başlıyor. Sonrasında ailesinden ve evinden kopuşu ve onu akıl hastanesinde bekleyen sancılı bir tedavi süreci. Deborah’in zengin iç dünyası ve hayal gücü (onun deyimiyle sığınağı olan yr krallığı) , deneyimli  doktoruyla gerçekleşen terapi seansları ve hastane koridorları üçgeninde gelişen en abartısız ifadeyle acıklı bir hikaye. Okuyucu başlangıçta büyük bir iştahla, en ağır mental bozukluklardan biri olan şizofreniyi ve akıl hastanesi koridorlarını, koğuşlarını keşfe çıkmaya hazırlanırken, kitabın sonlarına doğru, bu hevesini çoktan bastırmış olan ve bu hevesten çok daha önemli olan bir gerçeğin, sessiz sedasız ama çok derinden yüzüne çarpıldığını hissediyor. Kendi benliği, kimliği ve düşünce dünyasıyla Deborah’ın ve koğuş arkadaşlarının dünyaları arasındaki hiç de azımsanmayacak benzerlikler ve ortak noktalar. Başka bir deyişle okuyucunun ‘içeriyi’ keşfi. Bu sebeple olmalı ki Deborah kitabın bir bölümünde, hastalarla büyük bir olasılıkla doktorlardan dahi fazla vakit geçiren hasta bakıcıların kendilerine olan bunca nefretini, bu benzerliği çok evvelden keşfetmiş olmalarına bağlıyor. “Akıl hastası insanların söze dökülmüş düşünceleriyle, sağlıklı insanların söze dökülmemiş cümleleri arasındaki gizli benzerliği keşfetmiş olmaları” diyor Deborah bu korkunun ve nefretin sebebi; “Birgün bizim gibi olmaktan ölesiye korkuyorlar”. Zaten bu hakikat okuyucunun yüzüne bir tokat gibi çarptığında, Deborah’ın iyileşip iyileşmeyeceği ve romanın nasıl sonlanacağı büyük ölçüde önemini yitiriyor. Kitap, misyonunu yerine getirmiş, o ürkütücü gerçeği aktarmıştır okuyana artık. “Sana Gül Bahçesi vadetmedim” ismi ise Deborah ile doktorunun seans sırasındaki bir diyalogundan geliyor. Sana gül bahçesi vadetmiyorum. Bundan sonra tamamen iyileşemeyeceksin. Ama başetmeyi ögrenirsen güzel günler de göreceksin, mealinde cümleler dökülüyor Dr. Fried’in ağzından.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, şizofreni üzerine yazılmış, şizofreniyi anlamaya ve tanımaya hizmet eden en önemli eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Ve aslında bu hastalığa ve hastalara karşı toplumsal anlamda taşıdığımız önyargıların ne de boş olduğunu vurguluyor. Toplumumuzda ve birçok toplumda hala tabu olarak görülen bu hastalığın, halk arasındaki kabulüyle ‘delirmek’ olduğunu da, şizofrenlerin korkulması gereken insanlar olduğuna dair düşünceyi de bunun yanı sıra görece eğitimli, aydın insanların bakış açısıyla şizofreninin genelde bir entelektüel hastalığı olduğu kanısını da çok açık bir biçimde yalanlıyor.

Deborah’ın kendine dönük şiddeti, sanrıları ve hezeyanları üzerinden, şizofreninin yakıcı yüzünü ve aslında hiç de bazılarının sandığı gibi eğlenceli bir hastalık olmadığını anlatırken, bir yandan da tabu haline getirilecek  bir yanının da bulunmadığını belirtiyor. Hiç kimsenin tutulmak istemeyeceği türden, acı verici bir hastalık. Bir hastalık. Sadece o kadar işte. Onlar dışarıda olmaktan korktuklari icin ‘içerideler’ zaten, bizim de onlardan ürkmemiz, aradaki uçurumları derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Uzun zamandır bu derece etkilendiğim bir kitap olmamıştı. Okumasaydım kendimde de bir kısmı mevcut olan önyargılardan kurtulamayacaktım büyük ihtimalle. Dahası ataklar şeklinde seyreden bunaltılarım ve major seviyedeki depresyonum, bana bir psikiyatri polikliniğinde sıra bekleme, oradaki insanları gözlemleme fırsatı vermeseydi eğer bu kitabı yüksek ihtimalle okumayacak, o insanların iç dünyasını da merak etmeyecek ve hepimizin aslında bir miktar şizofrenik olduğumuzdan bi haber yaşayacaktım.

“Adalet uygulanmıyorsa ,

namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa,

sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor ?

Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.

Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim.

Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim.

Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim …”

GÖZDE YENER

Küre – Michael Crichton

Yayınlandı: 26 Nisan 2009 3aymun tarafından OKUMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , ,

michael20crichtonMichael Crichton (1942 – 2008): Michael Crichton, 23 Ekim 1942 yılında ABD’nin Chicago eyaletinde dünyaya geldi. Küçüklüğünden beri en büyük hayali yazar olmak olan Crichton, Harvard Koleji’nin edebiyat bölümünde öğrenime başladı. Ancak bir hocasının kasıtlı olarak düşük not vermesinden dolayı, ki bu hocasının ipliğini pazara çıkarmak için başka bir profesörü haberdar edip ödev olarak hocasına George Orwell’in bir eserini vermesine rağmen ancak B- alabilmiş, bölümünden soğuyunca biyolojik antropoloji bölümüne geçiş yaptı. Daha sonra da 1969 yılında M.D. (doktor) olana kadar Harvard Tıp Okulu’na devam etti. Bu sıralarda ilk yazılı eserlerini vermeye başlayan Crichton, 2.06 metre gibi standartların epey üzerinde bir boyu olduğundan, eserlerinde daha çok John Lange (Almanca: uzun) veya Jeffery Hudson (17.yy’da yaşamış ünlü cüce Sör Jeffrey Hudson’dan) takma adlarını kullanıyordu. İlk olarak 1969 yılında yayınlanan ve 1971 yılında da sinemaya uyarlanan bilimkurgu gerilim romanı “The Andromeda Strain” ile tanınan Crichton, belki de bu sayede Hollywood yapımlarında da boy göstermeye başladı, özellikle 70’lerde yazdığı “Westworld”, “The First Great Train Robbery” gibi filmlerin senaryo yazarlığı ve yönetmenlik yaptı. 1980’de yazdığı ve daha sonra sinemaya uyarlanan “Congo” adlı romanından sonra, yazarlığa bir süre ara veren Crichton, 1987 yılında yine geniş yankılar uyandıran “Sphere” (Küre) adlı romanla ustası olduğu bilimkurgu gerilim tarzına geri döndü. Daha sonraları ise; bir çok farklı tarzda romanlar yazmaya ve bu romanları sinemaya uyarlanmaya devam eden Michael Crichton – ki bunlar arasında herkesin yakından tanıdığı Jurassic Park, Rising Sun (Yükselen Güneş), Disclosure (Taciz), The Lost World (Kayıp Dünya), Timeline gibi filmler var – yönetmenlikten uzaklaşmasına rağmen romanlarının senaryolaştırılmasında yazar veya yapımcı olarak görev almaya devam etti. Ayrıca TV dünyasında da, başladığı 1994 yılından bu seneye kadar halen devam eden, 2009’da sona ereceği açıklanmıştı, bizde de cnbc-e’de cumartesi günleri gösterimi süren acil servis doktorlarının hikayelerinin anlatıldığı “ER” adlı dizinin yaratıcısı, yazar ve yapımcılarından olan Michael Crichton, gırtlak kanseri yüzünden 4 Kasım 2008’de hayata gözlerini yumdu. Yetişkinliğe adım attığı dönemlerde boyunun çok fazla uzun olmasından dolayı yaşamında bile içten içe insanlardan soyutlanmış hisseden, tam bir işkolik olduğu söylenen, başından beş evlilik geçmiş, gözlerden uzak yaşamayı seçen (hatta hastalığı öldüğü güne kadar bilinmiyordu) son dönemin sadece edebiyat değil, sinema ve tv dünyasında da yaptığı çalışmalarla önemli isimlerinden Michael Crichton’ın eserlerindeki karakterlerde bile bu saydığım özelliklerden çoğunu görmeniz mümkün.

kure“Küre” adlı romandan bahsedecek olursak, eğer benim gibi 1998 tarihli Barry Levinson’ın yönettiği Dustin Hoffman, Sharon Stone ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini oynadığı aynı adlı filmi izlediyseniz, unutmanızı öneriyorum. Çünkü okumaya başlar başlamaz tamamen farklı bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız. Özellikle bilimkurgu gerilim tarzında yazılmış en iyi romanlardan biri olan Küre – ki yıllar önce elime aldığımda bırakamamış, bir günde okumuştum, bir kaç gün önce tekrar elime alayım dediğimde gene bırakamadım ve okudum – sadece bilimkurgu-fantezi öğelerle süslü, aksiyonu bol bir roman değil; zaten roman ilerledikçe daha ziyade psikolojik bir gerilim havasına bürünecek ve siz de izole edilmiş bir yerde hayal güçlerini kontrol etmeye çalışan insanların çaresizliğini ve paranoyasını, insanın derinlerinde yatan benliğinin gücünü ve yüzleşemediği korkuları su yüzüne çıktığında kontrolünü kaybetmesinin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz. Nefes almadan okuyacağınızı tahmin ettiğim bu roman hakkında daha fazla açık vermemek ve tadını kaçırmamak için hikayesine fazla girmeyeceğim, ama bu zekice yazılmış, sizi sürekli şaşırtacak ve bildiklerinizden şüpheye düşürecek, ince mizahıyla sizi eğlendirirken her sayfada artan gerilimiyle heyecanlandıracak ve Crichton’ın yarattığı müthiş incelikli karakterlerle kitabı bir an bile elinizden bırakamayacaksınız.

Tünel – Ernesto Sabato

Yayınlandı: 7 Nisan 2009 3aymun tarafından OKUMADILAR içinde
Etiketler:, , ,

sabato2

Ernesto Sabato: 24 Haziran 1911 Buenos Aries doğumlu Ernesto Sabato, Arjantin’li romancı, gazeteci ve deneme yazarıdır. La Plata Ulusal Üniversitesi’nde fizik ve matematik öğrenimi gördükten sonra, aynı okulda doktorasını tamamlamıştır. Edebiyat eserlerinde genellikle içine kapanık ve alışılmışın dışında kahramanlara yer veren Sabato, tahminimce burcundan fazlasıyla etkilenmektedir. Sanıyorum ki yengeç burcunun kırılgan ve kendi kabuğuna dönük doğası, Sabato’nun kahramanlarını kuşkucu ve kendi labirentinde kaybolan kişiliklere dönüştürmüş.

tunel1

Tünel 1948 yılında yazılmış bir aşk hikayesi (mi?). Yoksa insanoğlunun aşkı bile dipsizleştirdiği ve kendi kuruntularında boğduğu bir dram mı? Bu sorulara kitabı okuduktan çok sonra bile net cevaplar bulabileceğinizi sanmıyorum. Ama bu öyküyü tanıtmamdaki en önemli nokta yazıldığı tarih oldu. Onca geçen senelerin ardından bir adamın hayatı, varoluşu ve paralelinde aşkı anlamlandırmaya çalışması hiç değişmemiş. Çoğu zaman hepimizi paranoyak ve kompleksli insanlara dönüştüren aşk olgusu, bu hikayede en kör noktadan anlatılıyor. Ama bu kör nokta bizim bile hayatlarımıza ayna olabilecek denli tanıdık. İlk cümleden itibaren elinizden bırakamayacağınız bir öykü:

 

“ Juan Pablo Castel yani Maria Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım…”

hakan akdogan

Hakan Akdoğan: 1971’de Ankara’da doğan Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi  İngiliz Dil Bilimi Bölümü’nden mezun oldu.1998 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne basılmamış roman dalında gönderdiği “Nü Peride” ile en iyi roman ödülünü aldı. Daha sonra “Gölge Yaşatan” , “İlişmek” ve “Struma, Karanlıkta Bir Ninni” adlı romanları yazdı.

 

nü peride

Nü Peride, 2-3 saat içerisinde okuyabileceğiniz, bir solukta biten bir roman. Hem Osmanlı döneminde hem de günümüzde geçmekte, iki ayrı zamanı ve roman kahramanlarını iyi bir kurguyla birbirine bağlamaktadır. Romanın içerisinde başka bir roman var diyebilirim. Okuyucuyu, farklı zamanlarda yaşanan benzer iki hikayenin içine çekebilmeyi başarmış Akdoğan. Sıkılmadan okuyor ve sürekli sonunu tasarlamaya çalışıyorsunuz. Açıkçası şaşırtıcı bir sonla karşılaştığımı söylemek isterim. Nü peride aşkı, tutkuyu ve bunun beraberinde getirdiği felaketleri anlatıyor. Hoşuma giden diğer bir özellik ise Akdoğan’ın anlatımının hikayeler arasındaki geçişlerde değişiyor olması. Bazı eleştirmenlerin, tarzını Ahmet Altan’a benzetmelerine karşı çıkan Hakan Akdoğan, etkilendiği isimler arasından özel bir isim söylemesi gerekirse bunun Necati Tosuner olduğunu söylüyor. Son olarak, kurgusuyla dikkat çeken bu romanın beyaz perdede de güzel yansımaları olacağını düşünüyorum.

Feride Çiçekoğlu: 1951 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans tezini çevre psikolojisi üzerine yazdı. Pennsylvania Üniversitesi’ndeki doktora tezinin konusu ise ütopyalar ve ideal şehirlerdi. 1980 askeri darbesinin ardından dört yılını cezaevinde geçirdi. İlk kitabı Uçurtmayı Vurmasınlar (1986) bu dönemin verdiği esinle yazılmıştır. Şu sıralar “Parmaklıklar Ardında” adlı televizyon dizisinin senaryo danışmanlığını da yapmaktadır.

sÇiçekoğlu, Suyun Öte Yanı’nı önce senaryo olarak yazmış ve filmin beğenilmesi üzerine de  öykü olarak kaleme almış. Bir türlü bulup da izleyemediğim 1991 yapımı bu filmin yönetmenliğinde Tomris Giritlioğlu’nu, yönetmen yardımcılığında ise Zeki Demirkubuz’u görmekteyiz. Filmde Nur Sürer, Halil Ergün, Selçuk Yöntem, Uğur Polat ve Oktay Kaynarca gibi isimler yer almakta. 80 darbesinde tutuklanan ve tahliye edildiğinde sevdiğiyle Ayvalık’a, Cunda adasına giden öğretim üyesi Ertan ile sevdiği kadın Nihal’in yaşadıklarını anlatan bu kitap beni gerçekten çok etkiledi diyebilirim. Özellikle kısa bir süre önce Cunda adasında, Patriça Koyunda birkaç gün geçirmiş ve Egenin o müthiş havasını solumuş olmamın da bunda çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğü için suyun öte yanına kaçmak isteyen bir devrimciyi, Cunda’nın taş sokaklarını, kilisesini, taş kahvesini ve samimi havasını bulacaksınız bu kitapta. Eminim ki sizler de okurken Sıdıka Hanım’ın pansiyonunu hayal etmeye, Arap Mustafa’nın Rumca türkülerini duymaya çalışacak ve bir an önce Cunda adasına gitmek isteyeceksiniz. Kitabın içinden bir türküyle bitirmek istiyorum yazımı;

 

“Samyotisa, samyotisa.. Pothe thapas ti Samo..

 Sisamlı kız, Sisamlı kız, ne zaman gideceksin Sisam’a.

 Kürekleri altından, altın yelkenli bir kayıkla geleyim, alayım seni.

 Yüzündeki ben zeytin tanesi

 Aşkın kırk iki parça etti beni.”

 

Suskunlar – İhsan Oktay Anar

Yayınlandı: 26 Aralık 2008 aylakmaymun tarafından OKUMADILAR içinde
Etiketler:, ,

ihsan-oktay-anar1İhsan Oktay Anar:  Tatar asıllı bir ailenin oğlu olan İhsan Oktay Anar; 1960’da İzmir’ de doğdu. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisans, master ve doktora eğitimini tamamladı. “Sokrates öncesi felsefede varlık sorunu” başlıklı teziyle yüksek lisans; “Antik Yunan felsefesinde zaman kavramı” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Halen aynı üniversitede öğretim üyeliği yapmakta olan Anar, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikayeleri, Amat ve Suskunlar adlı romanların yazarıdır. Çizimle ilgilendiği ve keman çaldığı bilinmektedir.

Suskunlar İhsan Oktay Anar’ın son kitabı. Diğer kitapları gibi bu kitabını da birkaç cümleyle anlatmak mümkün değil. Öncelikle eflatun renkli bir kapağa sahip olması, bizi renkli bir dünyanın beklediğini ve bu dünya içinde felsefi bir soluğa sahip olacağımızı müjdeler gibi gözüküyor. Ayrıca musiki ile ilgili bir romanın isminin “Suskunlar” oluşu ise kitapta karşımıza çıkacak olan ironik dili vurguluyor. Yine zengin bir dil, yine geniş bir sözcük dağarcığı var karşımızda. Osmanlıca kelimeler, musiki ile ilgili terimler kesinlikle rahatsız etmiyor ve bambaşka bir dünya sunuyor okuyucuya. Kendisinin hayal gücüne hayran olmamak mümkün değil gerçekten. “Suskunlar”, “Puslu Kıtalar Atlası”ndan sonra  Anar’ın en beğendiğim kitabı diyebilirim. Muhteşem tasvirleriyle alıp götürüyor yine beni Konstantiniye  sokaklarına.  Kendinizi şehrin ve yaşananların içinde buluvereceğiniz, bir solukta okuyabileceğiniz sürükleyici bir roman “Suskunlar”. Son olarak kendisinin felsefe derslerine bir sene kadar katılmış olmaktan dolayı çok mutlu olduğumu da söylemeden edemeyeceğim. Bu coğrafya üzerinde bu coğrafyayı aşan adamı, Uzun İhsan’ı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.