Yazar Arşivi

Turin Kefeni

Yayınlandı: 24 Nisan 2009 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

“Şaşırmadılar” köşesine yazmak üzere; bu kez son dönemde tekrar gündeme gelen, hakkında çıkan komplo teorileri ve şüphelerle Hristiyan dünyasında tartışmalara yol açan “Turin Kefeni” hikayesini seçtik. Aslında yapılan karbon testleriyle sahte olduğu kanıtlansa da, üzerindeki komplo teorileri halen, bu Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen kefenin üstündeki gizemi canlı tutmaya devam ediyor. İsterseniz ilk olarak kısaca kefenin geçmişinden ve yıllardır nasıl böyle bir gizem yumağı içinde günümüze kadar gelen bu şehir efsanesinin oluştuğundan kısaca bahsedelim.

800px-shroud_of_turin_001 Turin Kefeni, İtalya’nın Turin ya da bizde bilindiği adıyla Torino şehrindeki, ki futbolu takip edenler Hakan Şükür’ün ilk yurtdışı macerasına sahne olan ve yıllarca şehirle aynı adı taşıyan takımdaki başarısızlığı nedeniyle ülkemize geri döndükten sonra rakip takım seyircileri tarafından üzerine yapışıp kalan “Torino’lu Şaban”dan hatırlayacaklardır, Saint John The Baptist (Hz. Yahya) Katedrali’nde saklanan ve Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen eski bir kumaş parçasından başka bir şey değil. Belki de 28 Mayıs 1898’de Secondo Pia tarafından fotoğrafının çekilmesine izin verilmeseydi, bu kadar önemli bir sembol haline gelmeyecekti. Fotoğrafın siyah-beyaz negatifinde ortaya çıkan yüz, gerçekten Pia’nın elindeki fotoğraf plağını düşürüp nerdeyse kıracak kadar heyecanlanmasını sağlayacak nitelikte, çünkü çarmıha gerilmiş bir insana ait olan bu yüz, Hz. İsa betimlemelerine birebir uyduğu gibi aynı zamanda kutsal kitaplarda geçen çarmıhta aldığı yaralara da uygun. Tabii bu kefenin gerçekliğinin kanıtlanması için yeterli değil, zaten 1988 yılında yapılan karbon testine kadar bilim insanları, tarihçiler, din bilginleri ve inanlar arasında tartışmalar, kefen üzerindeki şüpheler sona ermiyor, hatta daha sonra da farklı boyutlara taşınıyor.

020_20Araştırmalar ilk defa, radyokarbon testinin gelişmesi sonucunda, 1978 yılında Katolik Kilisesi tarafından Turin Kefeni’nin doğruluğunu araştırmak adına, S. Tu. R. P. (Shroud of Turin Research Project) isminde bir araştırma projesinin finanse edilmesi ile başlıyor. Kilise, bu araştırma için konularında uzman, farklı inançlardan, ki buna ateistler bile dahil, 30 kadar bilim insanını bir araya getiriyor. 1985 yılında S.Tu.R.P. ve testi yapacak laboratuvarların diğer testlerden önce karbon testine öncelik verilmesini istemesi gibi görüş ayrılıkları, tabii bunda böyle bir araştırmadan elde edilecek reklam ve gelirler de dahil, nedeniyle aradaki bağlar kopuyor ve S.Tu.R.P. dağılıyor. Daha sonra 1986 yılında hazırlanan bir protokolle yapılacak tek testin karbon testi olması, bu testi eş zamanlı yapacak laboratuvarlar ve kesilecek parçaların boyutları karara bağlanmaya çalışılıyor, ama 1988 yılına kadar iki taraflı anlaşma sağlanamıyor. Sonunda 21 Nisan’de uzmanlar tarafından kefenden kesilen parçalar Oxford, Zürih ve Tucson’daki üç laboratuvara gönderilmek üzere üçer tane kontrol parçasıyla birbirine benzer kaplara konarak gönderiliyor. Sorunlar ve komplo teorileri de bundan sonra başlıyor. 23 Nisan’da Vatikan günlük gazetesi muhabiri Osservatore Romano tarafından diğer kontrol gruplarının ait oldukları tarih ilan ediliyor ve protokol çiğneniyor. Yine aynı şekilde görüntüleri kameraya alanların kesilen parçaların yerleştirilmesi sırasında çekim yapmalarına izin verilmemesi bu komplo teorilerinin daha testler bitmeden alevlenmesini sağlıyor. Bir de bunun üstüne protokolde belirtildiği gibi testlerin birbirinden habersiz yapılması gerekirken, laboratuvar yöneticilerinin buluştuğu ortaya çıkınca testler hakkındaki güven iyice sarsıldı. Sonuçta kefen parçasının %95 olasılıkla 1260-1390 tarihlerine ait olduğu ilan edilse de, o dönemden beri süregelen spekülasyonlar dinmek bilmedi. Bir de üstüne kesilen parçalarla, kumaşta kesildikleri yerin dikişlerinin farklı olması, bunun da bu kumaş parçalarının kefene ait olmadığı yönünde çıkan iddialar, bu komplo teorilerinin üstüne tuz biber oldu.

115_15

Bazı araştırmacılar, bunun Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi hakkında bilgi sahibi olan, orta çağda yaşamış biri tarafından yapıldığı hakkında çeşitli fikirler ortaya attılar. Bazıları iyi bir ressam tarafından yapıldığını, bazıları gölge yansıtma tekniğiyle çeşitli kimyasallar sayesinde kefenin üzerine çok benzeyen birinin bedenini veya cesedini ilkel bir fotoğrafçılık tekniğiyle yansıtıldığını ya da bir cesede Hz. İsa’nın çarmıh yaralarına benzer yaralar açarak cesedin bu kefene sarıldığını düşünse de; halen “Turin Kefeni”nde ortaya çıkan bu görüntünün o zamanın tekniğiyle nasıl yaratıldığı kanıtlanmış değil.

shroud1Bir çok araştırmacının daha sonra yaptığı çalışmalar sonucunda “Turin Kefeni”nin yapılma şekliyle ilgili ortaya çıkan fikirler, kefenin gerçekliği ile ilgili şüpheleri artırmaya devam etse de, bir grup komplo teorisyeni de kefenin gerçek olduğunun kanıtlanmasının Katolik Kilisesi tarafından engellendiğini, çünkü kefen üzerindeki yaraların bazılarının kefene sarılı olan kişinin halen yaşadığını ve hatta bunun Hz. İsa’yı kurtarmak için havarilerinden Aramethea’lı Joseph tarafından, ki kendisini “Kutsal Kadeh” efsanesinde kadehi koruması için teslim edilen havari olarak da hatırlayacaksınız, yapılan bir plan olduğunu düşünmekte. Bu teoriye göre, İncil’de belirtildiği gibi Hz. İsa çarmıhta ölmedi. Çarmıhta bir kişinin günlerce yaşayabildiği tarihi belgelerle kanıtlanırken Hz. İsa’nın sadece bir kaç saat içinde ölmüş olması bu teorinin başlıca çıkış noktası. Katolik Kilisesi bunu Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için ölmesinden dolayı kendi seçimi olarak nitelendirse de, bazı komplo teorisyenlerine göre bu doğru değil, buna başka bir dayanak olarak da İncil’de Hz. İsa’nın bedenine öldükten sonra sürüldüğü söylenen mürrüsafi ve aloe. Mürrüsafi kanamaları durdurmak için o dönemde kullanılan bir merhem ve bildiğiniz gibi aloe de zarar görmüş cildin kendini yenilemesini hızlandırmak için halen günümüzde bile kremlerde kullanılan bir madde. Bunun üzerine yapılan enteresan bir tespit de, halen kefende bu imajın nasıl oluştuğu konusunda kanıtlanmış bir fikir olmamasından dolayı, Alman bir grup tarafından yapılan araştırma, buna göre mürrüsafi ateşler içinde hareketsiz yatan bir insanın vücut ısısı ile birleştiğinde kefen üzerinde böyle bir imajın oluşmasını sağlamış olabilir. Zaten Yeni Ahit de buna karşı çıkacak hiç bir açıklama bulunmuyor, Yeni Ahit sadece Hz. İsa’nın mezarının boş olduğunu ve Hz. İsa’nın daha sonra bazı havarilerine göründüğünü söylüyor. İslam’da ise çarmıha gerilenin Hz. İsa değil, Allah tarafından onun görünümü verilmiş Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda olduğu ve Hz. İsa’nın son yıllarını doğudaki topraklarda geçirdiği belirtiliyor.

Son dönem gelişmelerden bahsedecek olursak; Vatikan kefenin 1204 yılında Haçlı Seferleri sırasında Bizans hakimiyetinde olan İstanbul’daki yağma sırasında Tapınak Şövalyeleri tarafından alındığını ve saklandığını açıkladı. 10 Nisan 2009 yılında ise ilk kefen araştırmalarında soruşturma yapan Ray Rogers’ın ölümünden önce kefenden alınan parçanın alındığı yerin yanlış olduğu, büyük ihtimalle orta çağda yapılan bir yamanın teste sokulduğunu ve bunun karbon testi yapılacak en yanlış yer olduğunu açıklaması ve vardığı sonuç olarak yaptığı araştırmalar sonucunda kefenin gerçekten Hz. İsa’ya ait olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu söylemesi tartışmaları tekrar hararetlendirdi. Halen gizemini koruyan kefen ve üzerine ortaya çıkan komplo teorileri ve şüpheler hakkında bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki linklerden farklı görüşler ve eğer kefen gerçekten orta çağda yapıldıysa bunun nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında bilgi edinebilirler.

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Shroud_of_Turin

http://www.trutv.com/library/crime/criminal_mind/scams/shroud_of_turin/index.html?sect=27

http://www.freeinquiry.com/skeptic/shroud/

http://www.skeptic.ws/shroud/articles/science-vie-shroud-fake.htm

http://www.timesonline.co.uk/tol/comment/faith/article6040521.ece

http://en.wikipedia.org/wiki/Radiocarbon_14_dating_of_the_Shroud_of_Turin

http://www.shroudstory.com/

http://www.darklogistic.com/2008/03/19/the-jesus-conspiracy/

Merhaba 3 Maymun takipçileri, fark ettiğiniz gibi her ay yaptığımız film tanıtımları sürekli aksamakta, bazen de ay içinde filmlerin gösterim tarihleri değiştiği için yanlış olmakta, öncelikle bunlar için kusurumuza bakmayın. Nisan ayında da gerek işlerimizin yoğunluğu gerekse de film festivali nedeniyle (ya festival filmleri hakkında bilgi verecek ve blogumuz bir sinema bloguna dönüşecekti ya da sadece izlediğimiz fazla duyulmamış, ilginç filmleri tanıtmaya geri dönecektik, the fall, be kind rewind, 2 days in paris gibi) aylık film tanıtımından vazgeçmiştik ki, mayıs ayında tüm dünya ile aynı anda gösterime girecek ve merak uyandıran bir çok film olduğunu görüp en azından onlar hakkında bir şeyler yazalım dedik. Onun dışında gelecek her filmi tanıtma olayına pek girmemeyi düşünüyoruz şimdilik, görüşmek üzere…

x_men_origins_wolverine2X-MEN ORIGINS: WOLVERINE: Bu ay ilk tanıtacağımız film, arka planda verdiği insan hikayeleri, farklı olanlara duyulan ayrımcılığı ve özel yeteneklere sahip olunmasına rağmen doğamızdaki bizi insan yapan zaaflarla aslında hiç bir farkımız olmadığı gibi unsurlarla diğer çizgi roman uyarlamalarından farklı bir yerde duran X-Men üçlemesinin öncesi niteliğinde. Aslında bu serideki Wolverine karakterinin X-Men olmadan önceki hikayesi  demek daha doğru olacak, çünkü Magneto için de 2011’de gösterime girecek bir film daha olacak. Neden böyle bir şey yapılmasına karar verildi derseniz, bunun en büyük sebebi, Wolverine karakteriyle yıldızı parlayan Hugh Jackman’ın çizgi romanın kullanım haklarını satın alması ve John Palermo ile birlikte kurduğu yapım şirketiyle ilk olarak, başta X-Men fanları olmak üzere büyük beğeni kazanan Wolverine karakteri için yeni bir seri yaratmak istemesi. Tabii filmde sadece Wolverine karakteri olmayacak, çizgi roman serisini takip edenlerin yakından tanıdığı Wolverine’in ezeli düşmanı Sabertooth, X-Men üyelerinden Gambit, Deadpool, Bolt, The Blob ve X 2’de karşımıza çıkan William Stryker’ı da bu filmde izleme şansına sahip olacağız. Böylece Wolverine’in kökenleri ve kemiklerini kaplayan kırılmaz metal adamantium hakkında bilgi sahibi olacağız. Filmin yönetmen koltuğunda en iyi yabancı dilde film oscarına sahip Güney Afrika yapımı “Tsotsi (Thug)”nin yönetmeni Gavin Hood’un olduğu filmde; Wolverine’i dördüncü kez canlandıran Hugh Jackman dışında, ki böylece yakın zamanda vefat eden meşhur Superman Christopher Reeve’den sonra aynı süper kahramanı dördüncü kez canlandıran ilk kişi olacak, Liev  Schreiber, Ryan Reynolds, Dominic Monaghan, Danny Huston, Taylor Kitsch gibi isimler var. Son olarak film hakkında çıkan ilk izlenimlere ve fragmanlarına bakacak olursak, X-Men serisine göre aksiyon yükünün daha fazla olduğunu söyleyemek mümkün. (Gösterim Tarihi: 1 Mayıs 2009)

star_trek_poster1STAR TREK: Son dönemin flaş yönetmenlerinden ve Lost’un yaratıcılarından J. J. Abrams, Uzay Yolu serisini tekrar canlandırmak için sinemaya geri dönüyor ve meşhur seriyi en başına alarak Atılgan’ın yapım aşamasına, tanıdığımız Kaptan Kirk, Spock, McCoy, Scotty gibi karakterlerin daha çömez sayılabileceği dönemlere geri götürüyor. Asıl kadrodaki pek çok kişinin vefat ettiği veya iyice yaşlandığı göz önüne alınırsa, Kaptan Picard’lı yeni jenerasyonun da 2000’li yıllarda çekilen filmlerinin de eski başarıdan uzak olduğu düşünülürse, belki de aynı Batman de olduğu gibi en baştan seriyi almak hem akıllıca, hem de modaya uygun olduğu düşünülebilir, ama yıllardır insanların iyice benimsediği karakterleri yeni yüzlerle izleyicinin karşısına çıkarmanın riskleri olduğunu da unutmamak lazım. Yine de ilk izlenimler filmin beklemeye değdiği yönünde, hatta devamının 2011’de geleceği anons edilmiş durumda. J. J. Abrams’ın zaten bu projeyi ne kadar önemsediği daha önce Alias ve Fringe gibi dizilerde birlikte çalıştığı Roberto Orci ile Alex Kurtzman’a senaryoyu yazdırması ve onlarla birlikte yapımcı olarak yer almasından da belli, filmin diğer yapımcıları arasında Lost serisinin yaratıcılarından Damon Lindelof da bulunuyor. Atılgan mürettebatını Chris Pine (Kaptan Kirk), Zachary Quinto (Spock), Simon Pegg (Scotty), Karl Urban (Doktor McCoy), John Cho (Sulu), Zoe Saldana (Uhura), Anton Yelchin (Chekov) gibi isimlerin canlandırdığı filmde; ayrıca Eric Bana, Winona Ryder, Bruce Greenwood ve ilk seriden Spock rolüyle tanıdığımız Leonard Nimoy yine aynı karakterin yaşlı halini canlandırmak üzere kamera karşısına geçiyor. (Gösterim Tarihi: 8 Mayıs 2009)

milk-poster-sean-pennMILK: Bu sene en iyi orjinal senaryo (Dustin Lance Black) ve erkek oyuncu (Sean Penn) kategorilerinde oscar ödülüne layık görülen Milk, sonunda ülkemizde de gösterime giriyor. Filmin hikayesi; şehir meclisine giren ilk gay aktivist olan Harvey Milk’in gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Gus Van Sant’ın yönettiği filmde, toplum tarafından dışlanan ve cinsel kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan insanların yaşadığı ayrımcılığa karşı ilk yasal mücadeleyi başlatan Harvey Milk’in 70’li yılların Amerika’sında savaşı anlatıyor. Milk’in başlattığı bu hareket diğer kimliğini gizlemek zorunda kalan insanların da sesinin duyulması için bir araca dönüşüyor. Ayrıca filmi izleyenler örgütlenmenin nasıl barışçı ve yapıcı şekilde yapılabileceğinin de en güzel örneklerinden birini görüyorlar. Filmde en dikkat çekici yanlarından biri de; iki insan arasında yaşanan aşkın, cinsiyete bakılmaksızın bu kadar doğal verilmiş olması. Filmi izleyince siz de oscar töreninde Robert De Niro’nun Sean Penn’i anons ettiği söze hak vereceksiniz, biz de inanılmaz gerçekçi bir homoseksüel insan portresi çizen Sean Penn’in daha önce nasıl heteroseksüel erkekleri oynayabildiğini anlamıyoruz. Başrollerinde Sean Penn’in yanısıra, Josh Brolin, Emile Hirsch, James Franco ve Diego Luna gibi isimlerin olduğu filmde, küçük bir hatırlatma eklemek gerekirse, oyunculardan Josh Brolin, bu sene “No Country For Old Men”den sonra “Milk” ile ikinci defa en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarına aday gösterildi. (Gösterim Tarihi: 9 Mayıs 2009)

angels-and-demons-movie-poster-1ANGELS & DEMONS: Da Vinci Şifresi ile dünya çapında bir ün kazanan Dan Brown’ın yarattığı Robert Langdon adındaki simgebilimci profesörün, ilk ortaya çıktığı Melekler ve Şeytanlar’ın sinema uyarlaması da bu ay gösterime girecek olan bir diğer film. Yönetmen koltuğunda yine Ron Howard’ın oturduğu filmde, meşhur simgebilimci Profesör Robert Langdon’ı Tom Hanks canlandırmaya devam ediyor. Robert Langdon, bu sefer dünyanın önemli bilim merkezlerinden olan, yakın zamanda Big Bang’in de yeniden yaratılma deneyine ev sahipliği yapan CERN’de meydana gelen bir cinayet yüzünden Vatikan’a kadar uzanan bir maceranın içinde buluyor kendini. Cesedin üzerinde yüzyıllardır görünmemiş Illuminati adlı kökeni Rönesans dönemi bilim adamlarına dayanan bir örgüt ya da tarikatın, taklit edilmesi imkansız damgasının bulunması nedeniyle çağırılan Robert Langdon, yeniden ip uçlarını ve simgeleri takip ederek bu esrarı aydınlatmaya çalışıyor. Vatikan’da geçen sahneler için izin alınamayan ve daha gösterime girmeden Papa tarafından kınanan filmin, Vatikan sahneleri için pek çok yer aslına uygun şekilde yeniden inşa edilmek zorunda kalındı. Filmde bu kez Tom Hanks’a Ewan McGregor, Ayelet Zurer, Stellan Skarsgard, Armin Mueller-Stahl gibi önemli isimler eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 15 Mayıs 2009)

491px-nicholas_hilliard_007Sör Walter Raleigh’nin o yıllarda “Yeni Dünya” olarak bilinen Amerika kıtasının doğu sahilini keşfetmek ve yayılmak amacıyla finanse ve organize ettiği Roanoke kolonisi, günümüz tarihinde Amerika kıtasında kurulan ilk koloni olması dışında, daha büyük bir gizemle hatırlanmaktadır. 1585-1587 yılları arasında bir çok grup tarafından kolonileştirilmeye çalışan Roanoke adasına yapılan girişimlerin başarısız olmasının sebebi, bu adada kalan kolonistlerin iz bırakmadan kaybolmuş olması ve daha sonra da hiçbirinin izine rastlanmamasıdır.

Sör Walter Raleigh, Kraliçe I. Elizabeth’den bugünkü Virginia topraklarında bir koloni kurmak için kraliçeden yetki alır. Bu topraklar üzerinde kazandığı bu imtiyaz ve hakları kaybetmemesi için 10 yıl içerisinde bu topraklarda bir koloni kurmak zorunda olduğundan, bu topraklarda yerleşmek üzere bir çok sefer düzenler. Kendisi asla “Yeni Dünya”ya gitmemesine rağmen, 1585-1587 yılları arasında kalıcı bir İngiliz kolonisi kurmayı görev edinmiş olan Sör Walter Raleigh’nin düzenlediği bütün seferler başarısızlıkla sonuçlanır.

roanoke_map_1584İlk seferin kısmi başarısızlığında herhangi bir gizem olmasa da, biraz tarih bilgisinin zararı olmaz diyerek, kısaca ilk seferden de bahsedelim istiyorum. 1585 yılında yola çıkan bu ilk sefere başkanlık eden Sör Richard Grenville’in seyahati hiç de kolay olmuyor desek yalan söylemiş olmayız. Daha Yeni Dünya’ya ayak basmadan bir kumula çarpan ana geminin erzağı önemli ölçüde zarar görünce nerdeyse koloni kurma işinin ertelenmesine karar veriliyor. İlk başta olan bu gecikmelerden sonra, adanın yerlileriyle gümüş bir kupanın çalınması sonucu ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu küçük bir katliam yapan kolonistler, daha sonra Sör Richard Grenville tarafından adanın kuzey ucunda bırakılıyor ve Nisan 1586’da Sör Grenville döneceğine söz vererek adadan ayrılıyor. Sör Grenville söz verdiği gibi nisanda dönemiyor, ama neyse ki haziran ayında Karayipler’den başarılı bir baskından dönen Sör Frances Drake, kolonistleri buluyor ve onları İngiltere’ye götürmeyi teklif ediyor. Bundan kısa bir süre sonra, Sör Grenville’in filosu adaya varsa da, boş bir koloniyle karşılaşıyor. Burada Sör Walter Raleigh’nin imtiyazlarını ve adadaki İngiliz hakimiyetini korumak adına küçük bir yerleşim bırakarak geri dönüyor.

1587 yılında Sör Walter Raleigh, John White liderliğinde 114 kişilik bir kolonist grubu oluşturuyor. Yüzyıllardır hala araştırılan ve nerde oldukları belli olmayan bu kayıp efsanevi kolonistler, daha önceki sefer sırasında bırakılan 15 kişiyi almak için gittiğinde sadece bir kişinin kemikleriyle karşılaşıyor. Yakınlarda yaşayan dost Croatan kabilesinden alınan bilgilere göre, saldırıya uğradıklarını ve kalan 9 kişinin bir botla kaçtığını öğreniyorlar. 22 Temmuz 1587’de yerleşimciler Roanoke adasına ayak basıyorlar. Bundan sonra valilik görevine başlayan John White, dost Croatan kabilesiyle ilişkilerini güçlendirirken, daha önceki yerleşimcilerin saldırdığı kabile ile de diplomatik ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor. Bu sırada sahile yengeç avlamaya giden bir kolonistin yerliler tarafından öldürülmesi sonucu, yaşamlarından endişe eden kolonistler, John White’ı İngiltere’ye dönüp yardım çağırması konusunda ikna ediyorlar. John White, Roanoke adasında kadınlı-erkekli 115 kolonisti burada bırakarak yola çıkıyor.

croatoan1

1587 sonlarında İngiltere’ye vardıktan sonra kış mevsiminin gelmesi ve bütün gemilerin İspanya’ya karşı savaşta kullanılması sonucu dönecek gemi bulamıyor. Sonunda daha küçük iki gemiyle 1588 ilkbaharında yola çıkmanın bir yolunu bulan John White, bu seferde insan doğasının hışmına uğruyor. Gemi kaptanının aç gözlülüğü ve kendini kanıtlama çabaları yüzünden başka gemilere yaptığı saldırılar sonucu, kargosunu kaybedip İngiltere’ye dönmek zorunda kalıyorlar. İspanya ile süren savaş sonucu John White, 3 sene daha boyunca yeterince erzak toplayamadığından eli kolu bağlı bekliyor ve sonunda Karayiplere yapılan başka bir seferin kaptanını Roanoke adasından geçmesi için ikna ederek yola koyuluyor. 18 Ağustos 1590 yılında, ki adada bıraktığı kendi torununun 3. yaş gününde adaya varan John White, yerleşimi tamamen terkedilmiş olarak buluyor. Adayı adamlarıyla araştıran John White, burdaki 115 kolonisti bulamadığı gibi, herhangi bir saldırı veya savaş izine de rastlamıyor. Tek bulduğu delil yakında bir ağaca oyulmuş olan “CROATOAN” kelimesi olan White, bunu yerleşimcilerin Croatoan adasına gitmiş oladuklarına yoruyor. Ama gitmeden önce yerleşimcilerle, başlarına bir şey gelecek olursa, en yakın ağaçlara malta haçı çizmeleri üzerine anlaşmış olmalarına rağmen, hiçbir ağaçta bu ize rastlamadığından zorla kaçırıldıklarını düşünmüyor. Bu sırada gelen büyük bir fırtına yüzünden de Croatoan adasına gidemeyip yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Amerika’ya yerleşen yerleşimciler de, Roanoke kolonistlerini arasalar da, 115 kişiden tek birinden bile haber alınamadı. John White da, ailesinin de aralarında bulunduğu kolonistlerin hala hayatta olduğunu ancak beklenilen yerde olmadıklarını ve adadan kendi istekleriyle ayrılıp Croatanlar arasına gittiklerini kabullenerek, İrlanda’daki mülküne geri döndü.

signet_ringHalen nereye gittikleri ve neden yerleşimlerini bıraktıkları belli olmayan Roanoke kolonistleri hakkında, çeşitli görüşler ortaya atılmış olsa da kesin bir bilgiye kimse sahip değil ve hiç birinden bir daha haber alınmadığından akıbetleri de halen meçhul. Bazı araştırmacılar tarafından yakınlardaki yerli kabilelerin arasına karıştıkları söyleniyor. Bu en akla yakın teori gibi de dursa bunu destekleyen kanıtlar, eski tarihçilerin hristiyanlığa inanan veya beyazlara dost davranan yerlilerden öteye gidemiyor. En azından 1998’e kadar böyleydi, Doğu Carolina Üniversitesi bu tarihte “Croatoan Projesi” isminde arkeolojik bir araştırma organize ederek, Roanoke’den 80 km ötedeki tarihi Croatoan başkentinde 16.yy’a ait altın bir yüzük buldular. Bunun izlerini süren araştırmacılar bunun 1585-1586 yılları arasında ilk koloniyle gelen birine ait olduğunu tespit ettiler. Bunun kolonilerle Croatanlar arasındaki etkileşimi gösteren önemli kanıtlardan biri olarak görseler de, halen kaybolan 115 kolonistle ilgili hiç bir ize rastlanmış değil. Bu konuyla ilgili “Kayıp Koloni DNA Projesi” de, kolonistlerin yerliler arasına karışıp karışmadığını bulmak için düzenlenmeye çalışılan yeni araştırmalardan biri. Bunların dışında iklimsel koşullardan ve kuraklıktan ötürü kolonistlerin gitmiş olabileceği, hatta Croatoan adasına yerlilere saldırıp yiyecek temin etmeyi amaçladıkları da teoriler arasında. Koloninin İspanyollar tarafından yok edildiği düşüncesi ise, John White koloninin boşaltılmış olarak bulduğundan 10 yıl kadar sonra İspanyolların halen koloninin yerini aradıkları gerçeği göz önünde bulundurulursa olasılık dahilinde gözükmüyor.

Paranormal teoriler, metafizik güçler, uzaylı kaçırmaları gibi daha pek çok uçuk teorinin de hakkında üretildiği kayıp koloni, gizemini koruduğu sürece daha pek çok araştırmaya konu olacak gibi görünüyor. Tabii bu sırada bir çok kitaba ve filme de ilham kaynağı olacağını söylemek de yalan olmayacak. Paul Green’in yazdığı “Kayıp Koloni” adlı oyun gibi ya da, her ne kadar farklı olsa da bana anımsattığı, sanki bu hikayeden ilham alan adadakilerin zamanda geriye gittiği “Lost” dizisinde olduğu gibi…

DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Roanoke_Colony

http://www.outer-banks.com/hatteras-school/dig98.html

http://www.lost-colony.com/

http://ncmuseumofhistory.org/lostcolony/site/index.html

http://www.ncdc.noaa.gov/paleo/drought/drght_james.html

watchmen_poster16WATCHMEN: 300 filminin yönetmeni Zack Snyder, yine fantastik bir macerayla, bu ay beyazperdede hünerini göstermeye hazırlanıyor. Tüm dünya ile aynı anda gösterime girecek “Watchmen”in konusu ise kısaca şöyle; alternatif bir 1985 yılında günlük yaşamda yer kazanmış süper kahramanlardan birinin öldürülmesi sonucu, bazı gizlenen gerçeklerin ortaya çıkması. Başrollerinde Jackie Earle Haley, Billy Crudup, Jeffrey Dean Morgan, Patrick Wilson, Carla Gugino, Stephen McHattie gibi fazla tanınmamış isimlerin olduğu filmin hikayesi ise; 1988 yılında bilimkurgu ve fantezi edebiyatının en prestijli ödüllerinden sayılan Hugo’yu alan – ki bu ödülü kazanan ilk çizgi roman yazarıdır ve ödülü kazanmasının ertesi gün ödüle yeni bir kural getirilerek çizgi romanlar tamamen dışlanmıştır – Alan Moore’un aynı adlı çizgi romanından uyarlanmış. Alan Moore’u daha önce yine sinemaya uyarlanan “From Hell”, “The League Of Extraordinary Gentlemen” ve “V For Vendetta” gibi çizgi roman serilerinden de hatırlayabilirsiniz. (Gösterim Tarihi: 6 Mart 2009)

seven-pounds-posterSEVEN POUNDS: “The Last Kiss”le dikkatleri çeken İtalyan yönetmen Gabriele Muccino’nun, “The Pursuit Of Happyness”tan sonra tekrar Will Smith’le ortak bir çalışmaya girdiği “Seven Pounds”, Will Smith’in tekrar dramaya döndüğü filmlerden. Will Smith filmde, bir trafik kazası sonucu karısı dahil yedi kişinin ölümüne neden olduğu için, kendince bir tür arınmaya giden ve bu sebeple doğru yedi kişiyi bulup onlara hayatlarına devam etmeleri için gerekli yedi hediyeyi, ki buna kendi organları ve maddi olanakları dahil, sunmak isteyen yetenekli bir uzay mühendisini canlandırıyor. Filmde Will Smith’e Rosario Dawson, Woody Harrelson, Barry Pepper, Michael Ealy gibi isimler eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 13 Mart 2009)

duplicityDUPLICITY: Bourne serisinin senaryo yazarlarından Tony Gilroy, bir çok dalda oscar ödülüne aday olan “Michael Clayton”dan sonra yazıp yönettiği ikinci film olan “Duplicity” ile Bourne serisinden alışık olduğumuz aksiyon, gerilim, casuslukla örülü hikayelere bir nevi geri dönüş yapıyor. Clive Owen ve Julia Roberts’ı “The Closer”dan sonra tekrar bir arada izleme şansına sahip olacağımız filmin diğer oyuncuları da dikkat çekici isimlerden oluşuyor. En son “John Adams” adlı televizyon mini serisinde canlandırdıkları John Adams ve Benjamin Franklin rolleriyle bu sene altın küre ödülü kazanan Paul Giamatti ve Tom Wilkinson, bu kez beyaz perdede bir araya geliyorlar. (Gösterim Tarihi: 20 Mart 2009)

thereaderposter_000THE READER: Bu sene en iyi kadın oyuncu dalında Kate Winslet’e en sonunda hakkıyla bir oscar ödülü kazandıran “The Reader”, bu ay gösterime girecek en önemli filmlerden. Bernhard Schlink’in “Der Vorleser” isimli romanından uyarlanan film – ki aynı zamanda New York Times’ın bestseller listesinde bir numara olan ilk almanca roman – II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında orta yaşlı bir kadınla, henüz reşit olmamış bir gencin yaşadığı ilişkinin gelişimini yıllara dağılan bir hikaye içinde anlatıyor. Yönetmen koltuğunda bu film dahil, “Billy Elliott” ve “The Hours” gibi filmlerle üç kez en iyi yönetmen oscarına aday olmuş Stephen Daldry’nin oturduğu filmin diğer önemli oyuncuları ise; Ralph Fiennes, David Kross ve Lena Olin. (Gösterim Tarihi: 20 Mart 2009)

rocknrolla_ver2ROCKNROLLA: “Lock, Stock And Two Smoking Barrels” ve “Snatch” gibi kült filmlerin yönetmeni Guy Ritchie, senaryosunu da yazdığı “Rocknrolla” adlı filmle, tekrar Londra’nın suç sahnesine geri dönüyor. Başrollerini “300”, “P.S. I Love You” gibi filmlerle yıldızı parlayan Gerard Butler, Tom Wilkinson, Thandie Newton, Jeremy Piven, Ludacris, Gemma Arterton, Mark Strong, Idris Elba, Tom Hardy gibi isimlerin paylaştığı yapım, geniş oyuncu kadrosu ve renkli olduğu kadar ilginç lakabları da olan karakterleriyle yönetmenin daha önceki filmlerini hatırlatıyor. (Gösterim Tarihi: 27 Mart 2009)

Bu filmler dışında bu ay gösterime girecek diğer önemli filmlerden bahsedecek olursak; Christian Slater’ın başrolünde oynadığı romantik drama “He Was A Quiet Man“; 2009 en iyi belgesel oscarını kazanan, Phillippe Petit’in 1974 yılında ikiz kulelerin tepesine gerdiği telde yaptığı yüzyılın sanatsal suçu olarak adlandırılan gösterisinin hikayesinin anlatıldığı “Man On Wire“; Dwayne Johnson nam-ı diğer The Rock’ın başrolünde yer aldığı bilimkurgu-aksiyon “Race To Witch Mountain“; Renee Zellweger’lı romantik komedi “New In Town“; Robert Carlyle, Ving Rhames, Ian Somerhalder, Kelly Hu gibi isimlerin başrolünü paylaştığı, 30 suikastçinin bir kasabada kozlarını paylaşmasını anlatan katıksız aksiyon filmi “The Tournament“; başrollerini Chris Evans, Djimon Hounsou, Dakota Fanning, Camilla Belle gibi isimlerin paylaştığı özel güçlere sahip iki gencin Hong Kong’da bir kızı bulmaya çabalarının anlatıldığı bilimkurgu gerilim “Push“; “The Devil Wears Prada”nın yönetmeni David Frankel’ın Owen Wilson, Jennifer Aniston, Eric Dane, Alan Arkin, Kathleen Turner’lı romantik komedisi “Marley & Me” ve son olarak “American Beauty”nin oscarlı senaryo yazarı ve “Six Feet Under”ın yaratıcısı Alan Ball’un Alicia Erian’ın romanından uyarladığı Aaron Eckhart, Toni Colette, Maria Bello gibi isimleri buluşturduğu draması “Nothing Is Private“.

Yine N’aptın Oscar?

Yayınlandı: 23 Şubat 2009 may3un tarafından SORMADILAR içinde
Etiketler:, , ,

 

2009 Oscarları

Yayınlandı: 23 Şubat 2009 may3un tarafından GÖRMEDİLER içinde
Etiketler:, , ,

81. Akademi Ödülleri’nin dün gece verilmesi vesilesiyle, merak edenler için kazanan filmlerin listesini burada yayınlayarak, uzun süredir yeni yazı ekleyemediğimiz blogumuzu biraz canlandıralım dedik. Bir de izleyenler için bu sene törende ve verilen ödüllerde hayal kırıklığı olarak gördüğümüz olayları bir ankette toplamayı düşünüyoruz, oy vermeden geçmeyin! Ayrıca kazananlarla ilgili yorumlarınızı ve eleştirilerinizi de bekliyoruz, “YORUM EKLE” linkine tıklayın yazın bir şeyler, dökün içinizi…

oscar-academyEN İYİ FİLM: Slumdog Millionaire

EN İYİ ERKEK OYUNCU: Sean Penn (Milk)

EN İYİ KADIN OYUNCU: Kate Winslet (The Reader)

EN İYİ YÖNETMEN: Danny Boyle (Slumdog Millionaire)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: Heath Ledger (The Dark Knight)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: Penelope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)

EN İYİ UYARLAMA SENARYO: Simon Beaufoy (Slumdog Millionaire)

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO: Dustin Lance Black (Milk)

EN İYİ SİNEMATOGRAFİ: Anthony Dod Mantle (Slumdog Millionaire)

EN İYİ KURGU: Chris Dickens (Slumdog Millionaire)

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ: Donald Graham Burt, Victor J. Zolfo (The Curious Case Of Benjamin Button)

EN İYİ KOSTÜM: Michael O’Connor (The Duchess)

EN İYİ MAKYAJ: Greg Cannom (The Curious Case Of Benjamin Button)

EN İYİ MÜZİK: A. R. Rahman (Slumdog Millionaire)

EN İYİ ŞARKI: “Jai Ho” – A. R. Rahman, Sampooran Singh Gulzar (Slumdog Millionaire)

EN İYİ SES: Ian Tapp, Richard Pryke, Resul Pookutty (Slumdog Millionaire)

EN İYİ SES KURGUSU: Richard King (The Dark Knight)

EN İYİ GÖRSEL EFEKT: Eric Barba, Steve Preeg, Burt Dalton, Craig Barron (The Curious Case Of Benjamin Button)

EN İYİ ANİMASYON: Andrew Stanton (Wall- E)

EN İYİ YABANCI DİLDEKİ FİLM: Okuribito (Japonya)

EN İYİ BELGESEL: Man On Wire

EN İYİ KISA BELGESEL: Smile Pinki

EN İYİ ANİMASYON KISA FİLM: La Maison En Petits Cubes

EN İYİ KISA FİLM: Spielzeugland

Öncelikle bizi takip eden okuyucularımızdan, uzun süredir pek fazla yazı ekleyemediğimiz ve blogla ilgilenemediğimiz için özür dilemek istiyoruz. Ocak başındaki yoğunluğumuzdan dolayı yazı koyamadık, daha sonra da ipin ucu kaçtı gitti yakalayamadık. Hatta ben iki üç gün içinde koyacağım dediğim yazıyı anca şimdi yazıyorum, tekrar kusura bakmayın.

yesmanposter1YES MAN: Jim Carrey’nin uzun bir aradan sonra tekrar komediye döndüğü “Bay Evet”, ülkemizde bu ay gösterime giriyor. Bildiğiniz gibi Jim Carrey 2-3 yılda bir, “The Truman Show” ile birlikte kendini kanıtlama amacıyla yöneldiği drama, kara komedi tarzına ara vererek – tabii arada kılıktan kılığa girdiği fantastik aile filmlerini ve animasyon seslendirmelerini saymazsak – komedi filmlerinde boy göstermeyi alışkanlık haline getirdiğinden, benim gibi Jim Carrey’i ilk çıkış yaptığı “Ace Ventura”, “Dumb And Dumber”, “Liar Liar” gibi filmlerini çocukluğunda sinemalarda kahkahalarla seyreden ve seven insanlar için hoş bir nostalji oluyor. Her ne kadar asıl beğendiğim filmleri “The Truman Show”, “Man On The Moon”, “Eternal Sunshine Of The Spotless Mind” olsa da, sanırım Jim Carrey olmasa o filmler gene yapılır ve beğenilirdi, ama Jim Carrey’i Jim Carrey yapan ilk dönem filmlerinde o olmadan öyle bir film olmazdı demek çok da yanlış olmaz. Peyton Reed’in yönettiği bu klasik Jim Carrey filminde, ona “The Hitchhiker’s Guide To The Galaxy”de izleyip sevdiğim Zooey Deschanel ve “Kitchen Confidential” dizisinin başrol oyuncusu Bradley Cooper eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 16 Ocak 2009)

inkheart1INKHEART: Bu ayın sömestr hediyelerinden sayılabilecek “Inkheart”, sanırım bu tarz filmlerin yolunu açan Harry Potter serisine teşekkür etmek lazım, Cornelia Funke’un fantastik serisinin ilk kitabından uyarlanan ve iyi bir gişe yaparsa serinin devamının da sinemaya uyarlanması bizi şaşırtmayacak fantastik bir macera öyküsü. Son dönemde bu tip aile filmlerinde görmeye çok alıştığımız Brendan Fraser’ın başrolünü üstlendiği filmde, kısaca hikaye babasının okuduğu kitaplardaki karakterlerin gerçek hayatta ortaya çıktığını farkeden küçük bir kızın macerası üzerine kurulu. Filmde diğer önemli roller ise, bu tarz filmlerde her zaman gördüğümüz gibi yine bir ünlüler geçidi: Sienna Guillory (Eragon, Resident Evil: Apocalypse), Paul Bettany (A Beautiful Mind, The Da Vinci Code), Helen Mirren (En son The Queen filmiyle oscar ödülü de kazanan İngiliz sinemasının yıllara meydan okuyan en önemli kadın oyuncularından) ve Andy Serkis (nam-ı diğer Gollum). Yönetmen koltuğunda ise Angelina Jolie’nin ilk çıkış yaptığı “Hackers” ve Kevin Spacey ile Jeff Bridges’ı buluşturan “K-Pax” filmleriyle tanıdığımız Iain Softley var. (Gösterim Tarihi: 23 Ocak 2009)

UnknownBLINDNESS: Jose Saramago’nun çok satan romanından sinemaya uyarlanan, bu ay ilk gösterimi Film Ekimi’nde yapılmış ikinci film olan “Blindness”, bir kasabayı saran gizemli bir beyaz körlüğün, bu hastalığa yakalanmayan doktorun karısının gözünden, sebep olduğu olaylar ve kaosu anlatan etkileyici bir yapıt. Julianne Moore, Mark Ruffalo, Alice Braga, Danny Glover, Gael Garcia Bernal gibi önemli isimlerden oluşan bir oyuncu kadrosuna sahip filmin yönetmeni de, daha önce “The Constant Gardener” ve en iyi yönetmen oscarına aday gösterildiği “City Of God” gibi filmlerle kendine haklı bir ün edinen Fernando Meirelles. (Gösterim Tarihi: 23 Ocak 2009)

valkyrie1VALKYRIE: İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’e girişilen başarısız bir suikast girişiminin gerçek hikayesinin anlatıldığı Valkyrie de, bu ay gösterime girecek olan önemli filmlerden biri. “The Usual Suspects”, “Apt Pupil”, “X-Men”, “X-Men II” ve “Superman Returns” gibi filmlerden tanıdığımız Bryan Singer, son dönemde yoğunlaştığı çizgi roman uyarlamalarına 2011’de gösterime girmesi beklenen ikinci Superman filmi “Superman: Man Of Steel”e kadar ara veriyor ve gerçek bir olaydan uyarlanan bir hikayeyle karşımıza çıkıyor. Hitler’in Almanya’yı ona sürüklediğini düşünen ve bu yüzden ona karşı bir suikast tertipleyen Albay Claus von Stauffenberg’ü Tom Cruise’un canlandırdığı filmde, yardımcı oyuncu kadrosu da inanılmaz isimlerden oluşuyor. Kenneth Branagh, Bill Nighy, Tom Wilkinson, Christian Berkel, Terence Stamp gibi usta oyuncuların arka arkaya oyunculuk gösterisi yaptığı filmin ilginç bir özelliği de; Tom Cruise’un seçilmesindeki en önemli nedenin fotoğrafına bakılınca Stauffenberg’in kendisine benzetilmesi olması. (Gösterim Tarihi: 30 Ocak 2009)

new-pride-and-glory-poster11PRIDE AND GLORY: Bu ay bahsedeceğimiz son film ise; Colin Farrell ve Edward Norton’ı buluşturan polisiye drama filmi “Pride And Glory”. Yönetmenliğini Gavin O’ Connor’ın yaptığı filmin hikayesi; bir çok erkeğin polis olduğu bir ailede yetişen New York Polis Departmanı’ndan Ray Tierney’nin (Edward Norton), üzerinden çalıştığı bir dava sırasında kendi kayınbiraderinin de içinde bulunduğu bir skandalı farketmesi sonucunda ailesi ve  bütün polis departmanında ortaya çıkan olaylar üzerine kurulu. Edward Norton’ın son dönemdeki en iyi performanslarından birini verdiği söylenen filmde, diğer önemli roller ise Jon Voight, Noah Emmerich, Jennifer Ehle tarafından paylaşılıyor. (Gösterim Tarihi: 30 Ocak 2009)