Nisan, 2009 için arşiv

Küre – Michael Crichton

Yayınlandı: 26 Nisan 2009 3aymun tarafından OKUMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , ,

michael20crichtonMichael Crichton (1942 – 2008): Michael Crichton, 23 Ekim 1942 yılında ABD’nin Chicago eyaletinde dünyaya geldi. Küçüklüğünden beri en büyük hayali yazar olmak olan Crichton, Harvard Koleji’nin edebiyat bölümünde öğrenime başladı. Ancak bir hocasının kasıtlı olarak düşük not vermesinden dolayı, ki bu hocasının ipliğini pazara çıkarmak için başka bir profesörü haberdar edip ödev olarak hocasına George Orwell’in bir eserini vermesine rağmen ancak B- alabilmiş, bölümünden soğuyunca biyolojik antropoloji bölümüne geçiş yaptı. Daha sonra da 1969 yılında M.D. (doktor) olana kadar Harvard Tıp Okulu’na devam etti. Bu sıralarda ilk yazılı eserlerini vermeye başlayan Crichton, 2.06 metre gibi standartların epey üzerinde bir boyu olduğundan, eserlerinde daha çok John Lange (Almanca: uzun) veya Jeffery Hudson (17.yy’da yaşamış ünlü cüce Sör Jeffrey Hudson’dan) takma adlarını kullanıyordu. İlk olarak 1969 yılında yayınlanan ve 1971 yılında da sinemaya uyarlanan bilimkurgu gerilim romanı “The Andromeda Strain” ile tanınan Crichton, belki de bu sayede Hollywood yapımlarında da boy göstermeye başladı, özellikle 70’lerde yazdığı “Westworld”, “The First Great Train Robbery” gibi filmlerin senaryo yazarlığı ve yönetmenlik yaptı. 1980’de yazdığı ve daha sonra sinemaya uyarlanan “Congo” adlı romanından sonra, yazarlığa bir süre ara veren Crichton, 1987 yılında yine geniş yankılar uyandıran “Sphere” (Küre) adlı romanla ustası olduğu bilimkurgu gerilim tarzına geri döndü. Daha sonraları ise; bir çok farklı tarzda romanlar yazmaya ve bu romanları sinemaya uyarlanmaya devam eden Michael Crichton – ki bunlar arasında herkesin yakından tanıdığı Jurassic Park, Rising Sun (Yükselen Güneş), Disclosure (Taciz), The Lost World (Kayıp Dünya), Timeline gibi filmler var – yönetmenlikten uzaklaşmasına rağmen romanlarının senaryolaştırılmasında yazar veya yapımcı olarak görev almaya devam etti. Ayrıca TV dünyasında da, başladığı 1994 yılından bu seneye kadar halen devam eden, 2009’da sona ereceği açıklanmıştı, bizde de cnbc-e’de cumartesi günleri gösterimi süren acil servis doktorlarının hikayelerinin anlatıldığı “ER” adlı dizinin yaratıcısı, yazar ve yapımcılarından olan Michael Crichton, gırtlak kanseri yüzünden 4 Kasım 2008’de hayata gözlerini yumdu. Yetişkinliğe adım attığı dönemlerde boyunun çok fazla uzun olmasından dolayı yaşamında bile içten içe insanlardan soyutlanmış hisseden, tam bir işkolik olduğu söylenen, başından beş evlilik geçmiş, gözlerden uzak yaşamayı seçen (hatta hastalığı öldüğü güne kadar bilinmiyordu) son dönemin sadece edebiyat değil, sinema ve tv dünyasında da yaptığı çalışmalarla önemli isimlerinden Michael Crichton’ın eserlerindeki karakterlerde bile bu saydığım özelliklerden çoğunu görmeniz mümkün.

kure“Küre” adlı romandan bahsedecek olursak, eğer benim gibi 1998 tarihli Barry Levinson’ın yönettiği Dustin Hoffman, Sharon Stone ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini oynadığı aynı adlı filmi izlediyseniz, unutmanızı öneriyorum. Çünkü okumaya başlar başlamaz tamamen farklı bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız. Özellikle bilimkurgu gerilim tarzında yazılmış en iyi romanlardan biri olan Küre – ki yıllar önce elime aldığımda bırakamamış, bir günde okumuştum, bir kaç gün önce tekrar elime alayım dediğimde gene bırakamadım ve okudum – sadece bilimkurgu-fantezi öğelerle süslü, aksiyonu bol bir roman değil; zaten roman ilerledikçe daha ziyade psikolojik bir gerilim havasına bürünecek ve siz de izole edilmiş bir yerde hayal güçlerini kontrol etmeye çalışan insanların çaresizliğini ve paranoyasını, insanın derinlerinde yatan benliğinin gücünü ve yüzleşemediği korkuları su yüzüne çıktığında kontrolünü kaybetmesinin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz. Nefes almadan okuyacağınızı tahmin ettiğim bu roman hakkında daha fazla açık vermemek ve tadını kaçırmamak için hikayesine fazla girmeyeceğim, ama bu zekice yazılmış, sizi sürekli şaşırtacak ve bildiklerinizden şüpheye düşürecek, ince mizahıyla sizi eğlendirirken her sayfada artan gerilimiyle heyecanlandıracak ve Crichton’ın yarattığı müthiş incelikli karakterlerle kitabı bir an bile elinizden bırakamayacaksınız.

Turin Kefeni

Yayınlandı: 24 Nisan 2009 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , , , ,

“Şaşırmadılar” köşesine yazmak üzere; bu kez son dönemde tekrar gündeme gelen, hakkında çıkan komplo teorileri ve şüphelerle Hristiyan dünyasında tartışmalara yol açan “Turin Kefeni” hikayesini seçtik. Aslında yapılan karbon testleriyle sahte olduğu kanıtlansa da, üzerindeki komplo teorileri halen, bu Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen kefenin üstündeki gizemi canlı tutmaya devam ediyor. İsterseniz ilk olarak kısaca kefenin geçmişinden ve yıllardır nasıl böyle bir gizem yumağı içinde günümüze kadar gelen bu şehir efsanesinin oluştuğundan kısaca bahsedelim.

800px-shroud_of_turin_001 Turin Kefeni, İtalya’nın Turin ya da bizde bilindiği adıyla Torino şehrindeki, ki futbolu takip edenler Hakan Şükür’ün ilk yurtdışı macerasına sahne olan ve yıllarca şehirle aynı adı taşıyan takımdaki başarısızlığı nedeniyle ülkemize geri döndükten sonra rakip takım seyircileri tarafından üzerine yapışıp kalan “Torino’lu Şaban”dan hatırlayacaklardır, Saint John The Baptist (Hz. Yahya) Katedrali’nde saklanan ve Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra üzerine sarıldığı iddia edilen eski bir kumaş parçasından başka bir şey değil. Belki de 28 Mayıs 1898’de Secondo Pia tarafından fotoğrafının çekilmesine izin verilmeseydi, bu kadar önemli bir sembol haline gelmeyecekti. Fotoğrafın siyah-beyaz negatifinde ortaya çıkan yüz, gerçekten Pia’nın elindeki fotoğraf plağını düşürüp nerdeyse kıracak kadar heyecanlanmasını sağlayacak nitelikte, çünkü çarmıha gerilmiş bir insana ait olan bu yüz, Hz. İsa betimlemelerine birebir uyduğu gibi aynı zamanda kutsal kitaplarda geçen çarmıhta aldığı yaralara da uygun. Tabii bu kefenin gerçekliğinin kanıtlanması için yeterli değil, zaten 1988 yılında yapılan karbon testine kadar bilim insanları, tarihçiler, din bilginleri ve inanlar arasında tartışmalar, kefen üzerindeki şüpheler sona ermiyor, hatta daha sonra da farklı boyutlara taşınıyor.

020_20Araştırmalar ilk defa, radyokarbon testinin gelişmesi sonucunda, 1978 yılında Katolik Kilisesi tarafından Turin Kefeni’nin doğruluğunu araştırmak adına, S. Tu. R. P. (Shroud of Turin Research Project) isminde bir araştırma projesinin finanse edilmesi ile başlıyor. Kilise, bu araştırma için konularında uzman, farklı inançlardan, ki buna ateistler bile dahil, 30 kadar bilim insanını bir araya getiriyor. 1985 yılında S.Tu.R.P. ve testi yapacak laboratuvarların diğer testlerden önce karbon testine öncelik verilmesini istemesi gibi görüş ayrılıkları, tabii bunda böyle bir araştırmadan elde edilecek reklam ve gelirler de dahil, nedeniyle aradaki bağlar kopuyor ve S.Tu.R.P. dağılıyor. Daha sonra 1986 yılında hazırlanan bir protokolle yapılacak tek testin karbon testi olması, bu testi eş zamanlı yapacak laboratuvarlar ve kesilecek parçaların boyutları karara bağlanmaya çalışılıyor, ama 1988 yılına kadar iki taraflı anlaşma sağlanamıyor. Sonunda 21 Nisan’de uzmanlar tarafından kefenden kesilen parçalar Oxford, Zürih ve Tucson’daki üç laboratuvara gönderilmek üzere üçer tane kontrol parçasıyla birbirine benzer kaplara konarak gönderiliyor. Sorunlar ve komplo teorileri de bundan sonra başlıyor. 23 Nisan’da Vatikan günlük gazetesi muhabiri Osservatore Romano tarafından diğer kontrol gruplarının ait oldukları tarih ilan ediliyor ve protokol çiğneniyor. Yine aynı şekilde görüntüleri kameraya alanların kesilen parçaların yerleştirilmesi sırasında çekim yapmalarına izin verilmemesi bu komplo teorilerinin daha testler bitmeden alevlenmesini sağlıyor. Bir de bunun üstüne protokolde belirtildiği gibi testlerin birbirinden habersiz yapılması gerekirken, laboratuvar yöneticilerinin buluştuğu ortaya çıkınca testler hakkındaki güven iyice sarsıldı. Sonuçta kefen parçasının %95 olasılıkla 1260-1390 tarihlerine ait olduğu ilan edilse de, o dönemden beri süregelen spekülasyonlar dinmek bilmedi. Bir de üstüne kesilen parçalarla, kumaşta kesildikleri yerin dikişlerinin farklı olması, bunun da bu kumaş parçalarının kefene ait olmadığı yönünde çıkan iddialar, bu komplo teorilerinin üstüne tuz biber oldu.

115_15

Bazı araştırmacılar, bunun Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi hakkında bilgi sahibi olan, orta çağda yaşamış biri tarafından yapıldığı hakkında çeşitli fikirler ortaya attılar. Bazıları iyi bir ressam tarafından yapıldığını, bazıları gölge yansıtma tekniğiyle çeşitli kimyasallar sayesinde kefenin üzerine çok benzeyen birinin bedenini veya cesedini ilkel bir fotoğrafçılık tekniğiyle yansıtıldığını ya da bir cesede Hz. İsa’nın çarmıh yaralarına benzer yaralar açarak cesedin bu kefene sarıldığını düşünse de; halen “Turin Kefeni”nde ortaya çıkan bu görüntünün o zamanın tekniğiyle nasıl yaratıldığı kanıtlanmış değil.

shroud1Bir çok araştırmacının daha sonra yaptığı çalışmalar sonucunda “Turin Kefeni”nin yapılma şekliyle ilgili ortaya çıkan fikirler, kefenin gerçekliği ile ilgili şüpheleri artırmaya devam etse de, bir grup komplo teorisyeni de kefenin gerçek olduğunun kanıtlanmasının Katolik Kilisesi tarafından engellendiğini, çünkü kefen üzerindeki yaraların bazılarının kefene sarılı olan kişinin halen yaşadığını ve hatta bunun Hz. İsa’yı kurtarmak için havarilerinden Aramethea’lı Joseph tarafından, ki kendisini “Kutsal Kadeh” efsanesinde kadehi koruması için teslim edilen havari olarak da hatırlayacaksınız, yapılan bir plan olduğunu düşünmekte. Bu teoriye göre, İncil’de belirtildiği gibi Hz. İsa çarmıhta ölmedi. Çarmıhta bir kişinin günlerce yaşayabildiği tarihi belgelerle kanıtlanırken Hz. İsa’nın sadece bir kaç saat içinde ölmüş olması bu teorinin başlıca çıkış noktası. Katolik Kilisesi bunu Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için ölmesinden dolayı kendi seçimi olarak nitelendirse de, bazı komplo teorisyenlerine göre bu doğru değil, buna başka bir dayanak olarak da İncil’de Hz. İsa’nın bedenine öldükten sonra sürüldüğü söylenen mürrüsafi ve aloe. Mürrüsafi kanamaları durdurmak için o dönemde kullanılan bir merhem ve bildiğiniz gibi aloe de zarar görmüş cildin kendini yenilemesini hızlandırmak için halen günümüzde bile kremlerde kullanılan bir madde. Bunun üzerine yapılan enteresan bir tespit de, halen kefende bu imajın nasıl oluştuğu konusunda kanıtlanmış bir fikir olmamasından dolayı, Alman bir grup tarafından yapılan araştırma, buna göre mürrüsafi ateşler içinde hareketsiz yatan bir insanın vücut ısısı ile birleştiğinde kefen üzerinde böyle bir imajın oluşmasını sağlamış olabilir. Zaten Yeni Ahit de buna karşı çıkacak hiç bir açıklama bulunmuyor, Yeni Ahit sadece Hz. İsa’nın mezarının boş olduğunu ve Hz. İsa’nın daha sonra bazı havarilerine göründüğünü söylüyor. İslam’da ise çarmıha gerilenin Hz. İsa değil, Allah tarafından onun görünümü verilmiş Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda olduğu ve Hz. İsa’nın son yıllarını doğudaki topraklarda geçirdiği belirtiliyor.

Son dönem gelişmelerden bahsedecek olursak; Vatikan kefenin 1204 yılında Haçlı Seferleri sırasında Bizans hakimiyetinde olan İstanbul’daki yağma sırasında Tapınak Şövalyeleri tarafından alındığını ve saklandığını açıkladı. 10 Nisan 2009 yılında ise ilk kefen araştırmalarında soruşturma yapan Ray Rogers’ın ölümünden önce kefenden alınan parçanın alındığı yerin yanlış olduğu, büyük ihtimalle orta çağda yapılan bir yamanın teste sokulduğunu ve bunun karbon testi yapılacak en yanlış yer olduğunu açıklaması ve vardığı sonuç olarak yaptığı araştırmalar sonucunda kefenin gerçekten Hz. İsa’ya ait olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu söylemesi tartışmaları tekrar hararetlendirdi. Halen gizemini koruyan kefen ve üzerine ortaya çıkan komplo teorileri ve şüpheler hakkında bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki linklerden farklı görüşler ve eğer kefen gerçekten orta çağda yapıldıysa bunun nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında bilgi edinebilirler.

MERAK EDENLER İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

http://en.wikipedia.org/wiki/Shroud_of_Turin

http://www.trutv.com/library/crime/criminal_mind/scams/shroud_of_turin/index.html?sect=27

http://www.freeinquiry.com/skeptic/shroud/

http://www.skeptic.ws/shroud/articles/science-vie-shroud-fake.htm

http://www.timesonline.co.uk/tol/comment/faith/article6040521.ece

http://en.wikipedia.org/wiki/Radiocarbon_14_dating_of_the_Shroud_of_Turin

http://www.shroudstory.com/

http://www.darklogistic.com/2008/03/19/the-jesus-conspiracy/

Merhaba 3 Maymun takipçileri, fark ettiğiniz gibi her ay yaptığımız film tanıtımları sürekli aksamakta, bazen de ay içinde filmlerin gösterim tarihleri değiştiği için yanlış olmakta, öncelikle bunlar için kusurumuza bakmayın. Nisan ayında da gerek işlerimizin yoğunluğu gerekse de film festivali nedeniyle (ya festival filmleri hakkında bilgi verecek ve blogumuz bir sinema bloguna dönüşecekti ya da sadece izlediğimiz fazla duyulmamış, ilginç filmleri tanıtmaya geri dönecektik, the fall, be kind rewind, 2 days in paris gibi) aylık film tanıtımından vazgeçmiştik ki, mayıs ayında tüm dünya ile aynı anda gösterime girecek ve merak uyandıran bir çok film olduğunu görüp en azından onlar hakkında bir şeyler yazalım dedik. Onun dışında gelecek her filmi tanıtma olayına pek girmemeyi düşünüyoruz şimdilik, görüşmek üzere…

x_men_origins_wolverine2X-MEN ORIGINS: WOLVERINE: Bu ay ilk tanıtacağımız film, arka planda verdiği insan hikayeleri, farklı olanlara duyulan ayrımcılığı ve özel yeteneklere sahip olunmasına rağmen doğamızdaki bizi insan yapan zaaflarla aslında hiç bir farkımız olmadığı gibi unsurlarla diğer çizgi roman uyarlamalarından farklı bir yerde duran X-Men üçlemesinin öncesi niteliğinde. Aslında bu serideki Wolverine karakterinin X-Men olmadan önceki hikayesi  demek daha doğru olacak, çünkü Magneto için de 2011’de gösterime girecek bir film daha olacak. Neden böyle bir şey yapılmasına karar verildi derseniz, bunun en büyük sebebi, Wolverine karakteriyle yıldızı parlayan Hugh Jackman’ın çizgi romanın kullanım haklarını satın alması ve John Palermo ile birlikte kurduğu yapım şirketiyle ilk olarak, başta X-Men fanları olmak üzere büyük beğeni kazanan Wolverine karakteri için yeni bir seri yaratmak istemesi. Tabii filmde sadece Wolverine karakteri olmayacak, çizgi roman serisini takip edenlerin yakından tanıdığı Wolverine’in ezeli düşmanı Sabertooth, X-Men üyelerinden Gambit, Deadpool, Bolt, The Blob ve X 2’de karşımıza çıkan William Stryker’ı da bu filmde izleme şansına sahip olacağız. Böylece Wolverine’in kökenleri ve kemiklerini kaplayan kırılmaz metal adamantium hakkında bilgi sahibi olacağız. Filmin yönetmen koltuğunda en iyi yabancı dilde film oscarına sahip Güney Afrika yapımı “Tsotsi (Thug)”nin yönetmeni Gavin Hood’un olduğu filmde; Wolverine’i dördüncü kez canlandıran Hugh Jackman dışında, ki böylece yakın zamanda vefat eden meşhur Superman Christopher Reeve’den sonra aynı süper kahramanı dördüncü kez canlandıran ilk kişi olacak, Liev  Schreiber, Ryan Reynolds, Dominic Monaghan, Danny Huston, Taylor Kitsch gibi isimler var. Son olarak film hakkında çıkan ilk izlenimlere ve fragmanlarına bakacak olursak, X-Men serisine göre aksiyon yükünün daha fazla olduğunu söyleyemek mümkün. (Gösterim Tarihi: 1 Mayıs 2009)

star_trek_poster1STAR TREK: Son dönemin flaş yönetmenlerinden ve Lost’un yaratıcılarından J. J. Abrams, Uzay Yolu serisini tekrar canlandırmak için sinemaya geri dönüyor ve meşhur seriyi en başına alarak Atılgan’ın yapım aşamasına, tanıdığımız Kaptan Kirk, Spock, McCoy, Scotty gibi karakterlerin daha çömez sayılabileceği dönemlere geri götürüyor. Asıl kadrodaki pek çok kişinin vefat ettiği veya iyice yaşlandığı göz önüne alınırsa, Kaptan Picard’lı yeni jenerasyonun da 2000’li yıllarda çekilen filmlerinin de eski başarıdan uzak olduğu düşünülürse, belki de aynı Batman de olduğu gibi en baştan seriyi almak hem akıllıca, hem de modaya uygun olduğu düşünülebilir, ama yıllardır insanların iyice benimsediği karakterleri yeni yüzlerle izleyicinin karşısına çıkarmanın riskleri olduğunu da unutmamak lazım. Yine de ilk izlenimler filmin beklemeye değdiği yönünde, hatta devamının 2011’de geleceği anons edilmiş durumda. J. J. Abrams’ın zaten bu projeyi ne kadar önemsediği daha önce Alias ve Fringe gibi dizilerde birlikte çalıştığı Roberto Orci ile Alex Kurtzman’a senaryoyu yazdırması ve onlarla birlikte yapımcı olarak yer almasından da belli, filmin diğer yapımcıları arasında Lost serisinin yaratıcılarından Damon Lindelof da bulunuyor. Atılgan mürettebatını Chris Pine (Kaptan Kirk), Zachary Quinto (Spock), Simon Pegg (Scotty), Karl Urban (Doktor McCoy), John Cho (Sulu), Zoe Saldana (Uhura), Anton Yelchin (Chekov) gibi isimlerin canlandırdığı filmde; ayrıca Eric Bana, Winona Ryder, Bruce Greenwood ve ilk seriden Spock rolüyle tanıdığımız Leonard Nimoy yine aynı karakterin yaşlı halini canlandırmak üzere kamera karşısına geçiyor. (Gösterim Tarihi: 8 Mayıs 2009)

milk-poster-sean-pennMILK: Bu sene en iyi orjinal senaryo (Dustin Lance Black) ve erkek oyuncu (Sean Penn) kategorilerinde oscar ödülüne layık görülen Milk, sonunda ülkemizde de gösterime giriyor. Filmin hikayesi; şehir meclisine giren ilk gay aktivist olan Harvey Milk’in gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Gus Van Sant’ın yönettiği filmde, toplum tarafından dışlanan ve cinsel kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan insanların yaşadığı ayrımcılığa karşı ilk yasal mücadeleyi başlatan Harvey Milk’in 70’li yılların Amerika’sında savaşı anlatıyor. Milk’in başlattığı bu hareket diğer kimliğini gizlemek zorunda kalan insanların da sesinin duyulması için bir araca dönüşüyor. Ayrıca filmi izleyenler örgütlenmenin nasıl barışçı ve yapıcı şekilde yapılabileceğinin de en güzel örneklerinden birini görüyorlar. Filmde en dikkat çekici yanlarından biri de; iki insan arasında yaşanan aşkın, cinsiyete bakılmaksızın bu kadar doğal verilmiş olması. Filmi izleyince siz de oscar töreninde Robert De Niro’nun Sean Penn’i anons ettiği söze hak vereceksiniz, biz de inanılmaz gerçekçi bir homoseksüel insan portresi çizen Sean Penn’in daha önce nasıl heteroseksüel erkekleri oynayabildiğini anlamıyoruz. Başrollerinde Sean Penn’in yanısıra, Josh Brolin, Emile Hirsch, James Franco ve Diego Luna gibi isimlerin olduğu filmde, küçük bir hatırlatma eklemek gerekirse, oyunculardan Josh Brolin, bu sene “No Country For Old Men”den sonra “Milk” ile ikinci defa en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarına aday gösterildi. (Gösterim Tarihi: 9 Mayıs 2009)

angels-and-demons-movie-poster-1ANGELS & DEMONS: Da Vinci Şifresi ile dünya çapında bir ün kazanan Dan Brown’ın yarattığı Robert Langdon adındaki simgebilimci profesörün, ilk ortaya çıktığı Melekler ve Şeytanlar’ın sinema uyarlaması da bu ay gösterime girecek olan bir diğer film. Yönetmen koltuğunda yine Ron Howard’ın oturduğu filmde, meşhur simgebilimci Profesör Robert Langdon’ı Tom Hanks canlandırmaya devam ediyor. Robert Langdon, bu sefer dünyanın önemli bilim merkezlerinden olan, yakın zamanda Big Bang’in de yeniden yaratılma deneyine ev sahipliği yapan CERN’de meydana gelen bir cinayet yüzünden Vatikan’a kadar uzanan bir maceranın içinde buluyor kendini. Cesedin üzerinde yüzyıllardır görünmemiş Illuminati adlı kökeni Rönesans dönemi bilim adamlarına dayanan bir örgüt ya da tarikatın, taklit edilmesi imkansız damgasının bulunması nedeniyle çağırılan Robert Langdon, yeniden ip uçlarını ve simgeleri takip ederek bu esrarı aydınlatmaya çalışıyor. Vatikan’da geçen sahneler için izin alınamayan ve daha gösterime girmeden Papa tarafından kınanan filmin, Vatikan sahneleri için pek çok yer aslına uygun şekilde yeniden inşa edilmek zorunda kalındı. Filmde bu kez Tom Hanks’a Ewan McGregor, Ayelet Zurer, Stellan Skarsgard, Armin Mueller-Stahl gibi önemli isimler eşlik ediyor. (Gösterim Tarihi: 15 Mayıs 2009)

3 Maymun BÖ’de!

Yayınlandı: 9 Nisan 2009 3aymun tarafından KONUŞMADILAR içinde
Etiketler:, , ,

sunipeyk1

 

Sevgili, saygıdeğer ve pek muhterem 3 Maymun takipçileri;

 

Bir yerlerde duydunuz, gördünüz ya da konuştunuz mu bilmiyoruz ama, bu yazımız 2009 Blog Ödülleri ile ilgili. Evet, evet duyar gibi oluyorum: Tebrik ediyorsunuz. Neden? Çünkü 3 Maymun olarak biz de blog ödülleri için yarışmaya hak kazandık!!

 

Öhöm, elbette bu hepimizin başarısı.. Yaklaşık beş aydır beraberiz ve bu kısa zamanda sizlerden çok güzel tepkiler aldık. Yorumlarınız ve paylaşımlarınızla bize katıldınız, hatta eleştirilerinizle azcık damarımıza bastınız ve bizi daha ileriye, güzele taşıdınız.. Bu nedenle 3 Maymun hepimizin sitesi..

 

Sitemizi hep beraber dereceye sokabilmek için ise yapmamız gereken tek şey 11 Nisan’ı beklemek. 1126 Nisan arasında http://2009.blogodulleri.com sayfasını ziyaret ediyoruz. 3 Maymun olarak kültür sanat kategorisinde yarışıyoruz, bu nedenle bu kategorideki tüm adayları ince eleyip sık dokuyup oyumuzu veriyoruz. Tabii gönül ister ki direkt bize oy verin 😀

 

Uzun lafın kısası arkadaşlar biz bu konuda çok heyecanlıyız, hepinizin de bu heyecanı bizimle paylaşmasını diliyoruz..

 

Arkadaşlar, gün itibarıyla oylama süreci başlamış bulunuyor. Sitemize oy vermek isteyenler aşağıdaki linkten 3Maymun’u bulup oy ver kısmına tıklayabilirler. Tabii önce üye olmanız gerekiyor. Email adresiniz ve belirlediğiniz şifrenizle kolayca üye olabilirsiniz…

 

Oylama için http://2009.blogodulleri.com/kategori/7 

Tünel – Ernesto Sabato

Yayınlandı: 7 Nisan 2009 3aymun tarafından OKUMADILAR içinde
Etiketler:, , ,

sabato2

Ernesto Sabato: 24 Haziran 1911 Buenos Aries doğumlu Ernesto Sabato, Arjantin’li romancı, gazeteci ve deneme yazarıdır. La Plata Ulusal Üniversitesi’nde fizik ve matematik öğrenimi gördükten sonra, aynı okulda doktorasını tamamlamıştır. Edebiyat eserlerinde genellikle içine kapanık ve alışılmışın dışında kahramanlara yer veren Sabato, tahminimce burcundan fazlasıyla etkilenmektedir. Sanıyorum ki yengeç burcunun kırılgan ve kendi kabuğuna dönük doğası, Sabato’nun kahramanlarını kuşkucu ve kendi labirentinde kaybolan kişiliklere dönüştürmüş.

tunel1

Tünel 1948 yılında yazılmış bir aşk hikayesi (mi?). Yoksa insanoğlunun aşkı bile dipsizleştirdiği ve kendi kuruntularında boğduğu bir dram mı? Bu sorulara kitabı okuduktan çok sonra bile net cevaplar bulabileceğinizi sanmıyorum. Ama bu öyküyü tanıtmamdaki en önemli nokta yazıldığı tarih oldu. Onca geçen senelerin ardından bir adamın hayatı, varoluşu ve paralelinde aşkı anlamlandırmaya çalışması hiç değişmemiş. Çoğu zaman hepimizi paranoyak ve kompleksli insanlara dönüştüren aşk olgusu, bu hikayede en kör noktadan anlatılıyor. Ama bu kör nokta bizim bile hayatlarımıza ayna olabilecek denli tanıdık. İlk cümleden itibaren elinizden bırakamayacağınız bir öykü:

 

“ Juan Pablo Castel yani Maria Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım…”