4 Aralık 2008 için arşiv

Paul is Dead?

Yayınlandı: 4 Aralık 2008 may3un tarafından ŞAŞIRMADILAR içinde
Etiketler:, , , , ,

Paul McCartney gerçekten The Beatles’ın en zirvede olduğu dönemde bir trafik kazasında öldü ve daha sonra yerine o dönem benzerler yarışmasını kazanan biri mi geçti? Bu tarihten itibaren The Beatles’ın dağılma sürecine girmesinin asıl nedeni; bu Faul McCartney diye komplo sitelerinde ismi geçen adam mıydı? Bunu belli etmek için de The Beatles üyeleri şarkılarının içine gizli mesajlar koyarak insanların anlamasını mı sağlamaya çalıştılar?

Bütün bu efsanenin temeli, 1969 tarihinde ABD’nin Detroit şehrinde bir radyoda DJ’lik yapan Russell Gibb’in “Paul McCartney 1966 senesinde bir trafik kazasında öldü ve yerine benzeri geçti” iddiasıyla başladı. Hatta araştırmalar sonucunda, 1966 yılında bir trafik kazasında tanınmayacak şekilde yüzü deforme olmuş olan siyah saçlı bir adamın cesedinden yola çıkarak, bunların üzerine The Beatles’ın sayısız şarkısındaki sözlerden anlamlar çıkartıp bu modern şehir efsanesini oluşturdular. Bu haber kısa sürede tüm dünyaya yayıldı ve günümüze dek ulaşan cevapsız bir fenomen haline geldi. Bu dönemde yapılan Paul McCartney benzeri yarışmasının kazananın da açıklanmaması, komplo teorisyenlerine malzeme vermiş oldu.

paulfaulbassheight21 Bu efsane özellikle Sgt. Pepper albümlerinin kapağındaki gizli semboller ve şarkı sözlerinden beslenmeye devam etti. Bir yanlış anlaşılma sonucu daha da büyüdü; Strawberry Fields Forever şarkısının sonunda John Lennon’ın “Cranberry Sauce” şeklinde arka plandan gelen fısıltısının “I buried Paul” (Paul’ü gömdüm) olarak anlaşılması efsaneye ivme kazandırdı. Ama bu yanlış anlama düzelse bile yine de bir çok yeni iddia bu komplonun sürekliliğini sağladı.

Yan taraftaki resim karşılaştırmaları gibi iddialarla 1966 öncesi ve sonrası Paul’ün yüz yapısı, boy, göz rengi ve şekli, ifadeleri hakkında yorumlar yapıldı ve sonunda Paul’ün öldüğüne inanların sayısı artmaya başladı.

Albümlerden toplanan kanıtlarla inanılan bir senaryo bile yazıldı ve şarkı sözlerinden alınan bölümlerle aşağıdaki gibi bir teori oluştu:

– “He blew his mind out in a car, he didn’t notice that the lights had changed” (A Day In The Life – Paul trafik ışığının değiştiğini görmedi)

– “Wednesday morning at five o’clock as the day begins” (She’s Leaving Home – Paul çarşamba günü sabah saat 5’te ölü ilan edildi)

– “People running around, it’s five o’clock” (Good Morning, Good Morning – İnsanlar sabahın beşinde koşuşturup durdu)

i_one_i_xBu ve buna benzer bir sürü şarkı sözüyle iddialar devam etti, bunun dışında albüm kapağında cenaze temasına benzer bir görüntü, arka kapakta The Beatles’ta sadece Paul’ün sırtı dönük durması ve her The Beatles üyesi parmağıyla bir harf yaparken L, V, E arasında Paul’ün yapması gereken O ya da belki de I harfinin olmaması bu iddiayı körükledi. Bir de üstüne yanda gördüğünüz kapaktaki davula ayna konmasıyla ortaya çıkan görüntüde “I one I x he die” (1, bir, 1 x o ölü) gibi bir yazı çıkması üstüne tuz biber ekti.

Ardından çıkan albümlerde de bir çok gizli mesaja rastlandı, bir kaçından bahsedip bu kısmı geçeceğiz, merak edenler aşağıdaki linklerden görsel, işitsel ve sözel gizli mesajları inceleyebilirler.

The White Album’deki I’m so tired şarkısının sonundaki anlamsız sözü, programla tersten dinlenince çıkan mesaj: “Paul is dead man, miss him, miss him” (Paul ölü adam, özlüyorum, özlüyorum)

cover_abbey_roadThe Abbey Road albüm kapağında sadece Paul’ün çıplak ayaklı olması, diğer üyelerinin giyinme özelliklerine göre John rahip ya da tanrı, Ringo arkasında cenaze taşıyıcısı, ardından Paul ayakları çıplak ölü adam, en arkada da George mezar kazıcısı gibi görünmesi; arkadaki arabanın plakasının 28IF (28 eğer) olması yani yaşasaydı Paul 28 yaşında olacaktı, sigarayı sağ elinde tutması (ki Paul daha önceki röportajlarında günlük ufak tefek işlerde bile sağ elini kullanamadığından şikayetçi oluyordu) ve “Come Together” şarkısında geçen “one and one and one is three” (bir ve bir ve bir üçtür) sözleri.

faul1Tabii bu komplo teorisyenlerinin Paul’ün yerine geçen adamı belirlemesi uzun sürmedi. William Campbell isimli Paul McCartney benzeri, Kanada’lı eski Ontario Polis Teşkilatı üyesinin yarışmayı kazanan ve ondan sonra ortalıktan tamamen yok olan kişi olduğu öne sürüldü. Sgt. Pepper kapağında yine Paul’ün kolundaki armadan bir ipucu yakaladılar ve bunun Ontario Polis Teşkilatı’nın kısaltması olduğunu öne sürdüler. Daha sonra resimleri karşılaştırarak, 1966’dan sonraki Paul McCartney fotoğraflarının yandaki bu adama yani nam-ı diğer Faul McCartney’e (Genelde ismi konusunda ortak kanı William Campbell olduğu yönünde) benzediğini söylediler. Aşağıya koyduğumuz 1966 öncesi ve sonrası fotoğraflarıyla son yorumu size bırakıyoruz, bizden tavsiye özellikle çene yapısı ve bir insandaki ifade değişimine dikkat edin.

paulsmallhead

1966 öncesi Paul

faul672

1966 sonrası Paul

 

 

 

 

 

 

 

Biz bu konuda biraz ikiye bölünmüş durumdayız, kanıtlar o kadar gerçekçi ki, özellikle 3aymun Paul’ün öldüğünü düşünüp ağladı bile, bundan çok etkilenip “adamın ifadesi bile değişmiş, öteki daha sevimli, bu sinir bozucu” diye yorumladı olayı, ben bunlara daha az inanlardanım may3un olarak. Çünkü bir müzisyenin yerini almak sadece benzemek, gitar çalabilmekten fazlasını gerektirir diye düşünüyorum. Paul McCartney 1966 sonrasında da The Beatles’la beraber ve solo başarılı işler çıkardı. Sizin de yorumlarınızı bekliyoruz, ama sözü bitirip linkleri vermeden önce bu konuda en enteresan cevabı “Paul is Live” (Paul yaşıyor) isimli konser albümünün kapağıyla veren Paul McCartney’e bırakıyoruz (Arkadaki arabanın plakasının 51IS  (51’inde) olması gibi ipuçlarına dikkat!)

paul_mccartney_paul_is_live_portada

MERAK EDENLERE FAYDALI LİNKLER:

http://digilander.libero.it/jamespaul/fc1.html

http://members.tripod.com/~taz4158/mac.html

http://www.paulisdeadhoax.com/

http://digilander.libero.it/p_truth/

http://jeffmilner.com/backmasking.htm

 

nobetlese-yoksulluk1

Oğuz Işık: ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Müdürü mezunu. Yine aynı üniversitede yüksek lisansını tamamladıktan sonra, University College London’ da doktora yaptı. 1993 yılından bu yana ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyeliği yapıyor. Ayrıca Toplum ve Bilim dergisi yayın kurulu üyelerinden. Çeşitli dergilerde yayınlanmış yazılarının yanı sıra, Kadın Atlası ve M. Güvenç ile birlikte yazdığı Emlak Bankası Tarihi isimli kitapları bulunuyor.

 

M.Melih Pınarcıoğlu: ODTÜ İşletme Bölümü mezunu. University College London’ da yerel ekonomiler doktorasını tamamladı. University of Westminster’da İşletme ve Ekonomi Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra, 1998 yılından itibaren, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi olarak görev alıyor. Çeşitli dergilerde yayınlanmış yazılarının yanı sıra, Industrial Development and Local Change isimli bir kitabı bulunuyor.

 

Bu çalışma esasen Türkiye’de derinleşen yoksulluğun yıllar içindeki değişimi ve aldığı yeni kavramları gözler önüne seriyor. Toplum, kamu, varoşlar gibi kavramların 1980 öncesi ve sonrası dönüşümünü ve Türkiye’de yoksulluğun son dönem içinde bulduğu durumunu ortaya koyuyor. Ama esasen çalışmanın diğer tüm araştırmalardan ayrılan yönü, bir alan araştırması olmasından geliyor. Işık ve Pınarcıoğlu’nun yoksulluk gibi ağır bir konuyu inceleme de seçtikleri mekan ise İstanbul Sultanbeyli. Bu noktada esasen Kent yoksulluğu, göçler ve gecekondulaşma üzerinde duran çalışma, arka planında ise ‘onlar ve bizler’ ayrımına dikkat çekiyor. Çalışma içerisinde Sultanbeyli’de kaldıkları zaman zarfında tutulan günlüklere de ulaşmak mümkün.

 

Ara bir yerlerden sesleniş bölümüyle başlıyor Nöbetleşe Yoksulluk. Ara bir yerlerden seslenenlere kulak vermek isteyenler için…

cat-stevens-tea-for-the-tille-231594

CAT STEVENS: Vokal, gitar, klavye

ALUN DAVIES: Gitar

JOHN RYAN: Bas gitar

HARVEY BURNS: Bateri

JOHN ROSTEIN: Keman

ÇIKIŞ TARİHİ: 23 Kasım 1970

TÜR: Folk Rock

“Duymadılar” köşesi için dinlediğimiz albümler hakkında da bir şeyler söyleyelim istedik, sevgili 3aymun bu kutsal görev için yazılacak ilk yazıyı benim yazmamı isteyince uzun süre yazamadım, doğal olarak. Benim için o kadar önem taşıyan grup ve albüm vardı ki, hangisine ilk sırayı vereceğimi kestiremedim. Pink Floyd, Genesis, Jethro Tull, Van Der Graaf Generator derken, en başa dönüp benim ilk göz ağrım The Beatles’ın bir albümünü yazmaya karar vermiştim ki, madem eski bir albümden bahsedeceğim son günlerde en çok aklıma takılan parçanın albümü olsun dedim, ki bu parça “Sad Lisa” aşağıda daha detaylı yorum yapacağım, bu vesileyle de müzik dünyasının en enteresan kişilerinden biri Cat Stevens, nam-ı diğer Yusuf İslam’ın hayatından da biraz bahsetmiş olurum diye düşündüm.

cat_stevens-1Her zaman aklıma geldiğinde beni hüzünlendiren biri olmuştur Cat Stevens, sadece yaptığı müzikle değil, islamiyeti seçtikten sonra müziği bırakmasıyla da. Benim gibi din ve müziği birbirinden ayırıyorsanız, din değiştirdikten sonra böyle yetenekli bir müzisyenin uzunca bir süre müzikten uzak kalması sizi de üzecektir, ama sonuçta müzikten uzaklaşmak kendi seçimiydi, bize saygı duymak düşer burukça da olsa.

Cat Stevens, 21 Temmuz 1948 yılında Londra’da dünyaya geldi, o zamanki adıyla Steven Demetre Georgiou’nun müzik kariyeri 1966 yılında sahne adı Cat Stevens’la çaldığı publardan birinde prodüktör Mike Hurst’ün dikkatini çekmesiyle başladı. Uzun uzadıya anlatmayacağım, çünkü bu yazının bir albümden bashetmesi gerekiyor, ama anlattığınız kişi Cat Stevens olunca bazı şeylere de değinmeden geçmek olmuyor. Edindiğim bilgiler ve hikayeler yüzünden, 1977’de müslüman olduktan sonra, ününün zirvesindeyken müziği bırakıp kendini müslüman toplumda eğitim ve yardım gibi sosyal amaçlara adayan, dünyada barışa yaptığı katkılardan ötürü 2003 Dünya ödülü, 2004 Barış Adamı ödülü sahibi Cat Stevens ve islamiyete geçişi hakkında daha detaylı bir yazı yazmaya karar verdikten sonra nihayetinde albüm yazıma geçiyorum.

“Tea For The Tillerman”, öncelikle herkesin dinleyebileceği, dinlerken de size bulunması en zor nimetlerden biri olan huzuru sunacak bir albüm. Her şarkı, Cat Stevens’ın kendine has yorumuyla sizi bir süre için de olsa içinde bulunduğunuz hayattan uzaklaştıracak ve kendinizi yer yer hüzünlü, yer yer de keyifli bir yolculuğa çıkaracak, kendinizi bir otobüs yolculuğunda arkada çalan müzik eşliğinde yolun ötesinde uzanan diyarları, dağları, tarlaları izler gibi hissedeceksiniz. Bence müziği açın, yatağa uzanın, bir yarım saati hayatınızdan bu müziğin ruhunuzu doyurmasına ayırın, pişman olmayacaksınız.

Albümdeki şarkılara değinmek gerekirse, çoğunu zaten mutlaka dinlemişsinizdir. Albümün en dikkat çekici parçalarına gelince; “Where Do The Children Play?” artan savaş, yapılaşma, çevrenin tahribi yüzünden insanlığın geleceğine yazılmış inanılmaz bir akustik parça, tekrar tekrar dinlemek isteyeceksiniz. “Hard-headed Woman” hüzünlü bir aşk parçası, gitarın her telinden akan bir hüzün hem de. Ardından meşhur, belki de Cat Stevens’ın en bilinen parçası, “Wild World” geliyor, zaten üstüne konuşmaya bile gerek yok, ayrılan sevgilileri anlatan bu şarkı Cat Stevens’ın başka bir şarkısından da ismini bildiğiniz Patti D’Arbanville ile biten ilişkisinden esinlenmiş. Bu parçaların üstüne bir de inanılmaz melodisiyle, piano tuşlarından en sağlam kalplere bile diz çöktürecek kadar şiirsel “Sad Lisa” gelince zaten, göz pınarlarının dolması kaçınılmaz hale geliyor, ama bunu yaparken Cat Stevens o kadar naif, abartısız, yapmacıksız bir şekilde söylüyor ki şarkıları, hissettirmeden kendinizi bırakıyorsunuz bu tatlı hüznün içine. Albüm daha sonra “Miles From Nowhere”, “But I Might Die Tonight”, “Longer Boats” ve “Into White” isimli daha keyifli ve dinlendirici parçalarla biraz etfanızı saran hüznü dağıtıyor.  “On The Road To Find Out” isimli yol parçasıyla yolculuğun en otobüs yolculuğu hissi veren parçasına geçiyor. Albüm bitmeden önce baba-oğul ve nesil farkının yol açtığı düşünce farklılıklarına değinen, belki de bu bağlamda yazılmış en iyi parça olan “Father And Son” bizi yeniden hüzünlendiriyor ama bu kez daha keyifli bir halde, gözümüzün önünden anılarımızdan kareler eski sararmış kodacolor fotoğraflar gibi akıp giderken. Albüm sonunda albüme ismini veren kısa parça “Tea For The Tillerman” ile tadı damağımızda kalmış bir şekilde bizi yolculuğumuzdan geri döndürüyor.

Ruhen Engelliyiz

Yayınlandı: 4 Aralık 2008 3aymun tarafından KONUŞMADILAR içinde

 

Ruhen engelliyiz. Ve bir engelden söz ediyorsak en büyüğü budur. Bir gözün göremediğini kulak duyarken, ten hisseder, ruh bu yüceliği kavrayabilirken onu nasıl bir engel olarak değerlendirebiliriz ki!

 

Dün Dünya Engelliler Günü’ ydü. Eve her gün gelen gazeteyi ilk defa evire çevire, noktasını atlamadan okudum. Çünkü engellilere ayrılmıştı en önemli sayfalar. Onlar anlatmıştı dünyayı, benim hiç yaşamadığım bilmediğim bir dünya.. Çünkü tek bir durumdan mahrum kalmaları, olabildiğine etkin kılmış diğer tüm duyularını.. Çünkü biz bilmezken aldığımız her nefesin bedenimizin fonksiyonelliğinden öte yaşamın özü olduğunu… Onlar güneşe bakmış göremese de müziği duymuş dinleyemese de…

 

Ne kadar sıradan geliyor şimdi cümlelerim. Oysa ki sıradanın içinde yaşıyoruz zaten. Sıradanın içinde kayboluyoruz kimi zaman. Büyütüyoruz sıradanları ve koyuyoruz önümüze çözülmez düğümler gibi. Unutuyoruz biz en çok yaşarken yaşamayı..

 

Lütfen diyordu Alara, tekerlekli sandalyedeyken bana garip garip bakmayın. Kaçımız bu kadar farkındayız neyin bizi üzdüğüne ya da sinirlendirdiğine dair? Ya da kaç kişi kelimelere dökebiliyor tüm hislerini?

 

Bu yazı engelliler hakkında değil, çünkü onlar engelli bile değil. Ben kendimize ket vuruşlarımızdan bahsediyorum.

 

Ben hiçbir zaman anlayamayacağım sağır olmayı, çünkü konuşurken yüzüme bile bakmayan insanlar tanıyacağım, mimiklerimle, ellerimle ve gözlerimle, en içten gelen samimiyetimle konuşamayacağım işte belki o zaman..  Ben hiçbir zaman anlayamayacağım kör olmayı, çünkü yardım eli uzatıldığında adımlarımı doğru atmam için, kabul etmeyeceğim gururumdan, inadımdan, vesaire.. Ben hiçbir zaman anlayamayacağım dilsiz olmayı, çünkü seviyorum demeye çekineceğim durumlara sokacağım bünyemi, konuşmama hakkımı kullanarak yaşama hakkımı gasp edeceğim…

 

Onlar da bizi anlayamıyorlar işte, ruhen bu kadar engelli olmamızı, yaşamamak için ne karmaşık psikolojilere sokuşumuzu kendimizi, onlar kadar hissiyatımıza dokunan, bizi yaşamla dolduran insanları neden görmezden geldiğimizi, anlayamıyorlar…

 

Tek bir organdan mahrum kalmak ne demek belki hiç anlayamayacağım, ama insanların ruhen kendilerini engellemeleri, işte onu nasıl anlatacağım!!