
CAT STEVENS: Vokal, gitar, klavye
ALUN DAVIES: Gitar
JOHN RYAN: Bas gitar
HARVEY BURNS: Bateri
JOHN ROSTEIN: Keman
ÇIKIŞ TARİHİ: 23 Kasım 1970
TÜR: Folk Rock
“Duymadılar” köşesi için dinlediğimiz albümler hakkında da bir şeyler söyleyelim istedik, sevgili 3aymun bu kutsal görev için yazılacak ilk yazıyı benim yazmamı isteyince uzun süre yazamadım, doğal olarak. Benim için o kadar önem taşıyan grup ve albüm vardı ki, hangisine ilk sırayı vereceğimi kestiremedim. Pink Floyd, Genesis, Jethro Tull, Van Der Graaf Generator derken, en başa dönüp benim ilk göz ağrım The Beatles’ın bir albümünü yazmaya karar vermiştim ki, madem eski bir albümden bahsedeceğim son günlerde en çok aklıma takılan parçanın albümü olsun dedim, ki bu parça “Sad Lisa” aşağıda daha detaylı yorum yapacağım, bu vesileyle de müzik dünyasının en enteresan kişilerinden biri Cat Stevens, nam-ı diğer Yusuf İslam’ın hayatından da biraz bahsetmiş olurum diye düşündüm.
Her zaman aklıma geldiğinde beni hüzünlendiren biri olmuştur Cat Stevens, sadece yaptığı müzikle değil, islamiyeti seçtikten sonra müziği bırakmasıyla da. Benim gibi din ve müziği birbirinden ayırıyorsanız, din değiştirdikten sonra böyle yetenekli bir müzisyenin uzunca bir süre müzikten uzak kalması sizi de üzecektir, ama sonuçta müzikten uzaklaşmak kendi seçimiydi, bize saygı duymak düşer burukça da olsa.
Cat Stevens, 21 Temmuz 1948 yılında Londra’da dünyaya geldi, o zamanki adıyla Steven Demetre Georgiou’nun müzik kariyeri 1966 yılında sahne adı Cat Stevens’la çaldığı publardan birinde prodüktör Mike Hurst’ün dikkatini çekmesiyle başladı. Uzun uzadıya anlatmayacağım, çünkü bu yazının bir albümden bashetmesi gerekiyor, ama anlattığınız kişi Cat Stevens olunca bazı şeylere de değinmeden geçmek olmuyor. Edindiğim bilgiler ve hikayeler yüzünden, 1977′de müslüman olduktan sonra, ününün zirvesindeyken müziği bırakıp kendini müslüman toplumda eğitim ve yardım gibi sosyal amaçlara adayan, dünyada barışa yaptığı katkılardan ötürü 2003 Dünya ödülü, 2004 Barış Adamı ödülü sahibi Cat Stevens ve islamiyete geçişi hakkında daha detaylı bir yazı yazmaya karar verdikten sonra nihayetinde albüm yazıma geçiyorum.
“Tea For The Tillerman”, öncelikle herkesin dinleyebileceği, dinlerken de size bulunması en zor nimetlerden biri olan huzuru sunacak bir albüm. Her şarkı, Cat Stevens’ın kendine has yorumuyla sizi bir süre için de olsa içinde bulunduğunuz hayattan uzaklaştıracak ve kendinizi yer yer hüzünlü, yer yer de keyifli bir yolculuğa çıkaracak, kendinizi bir otobüs yolculuğunda arkada çalan müzik eşliğinde yolun ötesinde uzanan diyarları, dağları, tarlaları izler gibi hissedeceksiniz. Bence müziği açın, yatağa uzanın, bir yarım saati hayatınızdan bu müziğin ruhunuzu doyurmasına ayırın, pişman olmayacaksınız.
Albümdeki şarkılara değinmek gerekirse, çoğunu zaten mutlaka dinlemişsinizdir. Albümün en dikkat çekici parçalarına gelince; “Where Do The Children Play?” artan savaş, yapılaşma, çevrenin tahribi yüzünden insanlığın geleceğine yazılmış inanılmaz bir akustik parça, tekrar tekrar dinlemek isteyeceksiniz. “Hard-headed Woman” hüzünlü bir aşk parçası, gitarın her telinden akan bir hüzün hem de. Ardından meşhur, belki de Cat Stevens’ın en bilinen parçası, “Wild World” geliyor, zaten üstüne konuşmaya bile gerek yok, ayrılan sevgilileri anlatan bu şarkı Cat Stevens’ın başka bir şarkısından da ismini bildiğiniz Patti D’Arbanville ile biten ilişkisinden esinlenmiş. Bu parçaların üstüne bir de inanılmaz melodisiyle, piano tuşlarından en sağlam kalplere bile diz çöktürecek kadar şiirsel “Sad Lisa” gelince zaten, göz pınarlarının dolması kaçınılmaz hale geliyor, ama bunu yaparken Cat Stevens o kadar naif, abartısız, yapmacıksız bir şekilde söylüyor ki şarkıları, hissettirmeden kendinizi bırakıyorsunuz bu tatlı hüznün içine. Albüm daha sonra “Miles From Nowhere”, “But I Might Die Tonight”, “Longer Boats” ve “Into White” isimli daha keyifli ve dinlendirici parçalarla biraz etfanızı saran hüznü dağıtıyor. “On The Road To Find Out” isimli yol parçasıyla yolculuğun en otobüs yolculuğu hissi veren parçasına geçiyor. Albüm bitmeden önce baba-oğul ve nesil farkının yol açtığı düşünce farklılıklarına değinen, belki de bu bağlamda yazılmış en iyi parça olan “Father And Son” bizi yeniden hüzünlendiriyor ama bu kez daha keyifli bir halde, gözümüzün önünden anılarımızdan kareler eski sararmış kodacolor fotoğraflar gibi akıp giderken. Albüm sonunda albüme ismini veren kısa parça “Tea For The Tillerman” ile tadı damağımızda kalmış bir şekilde bizi yolculuğumuzdan geri döndürüyor.