Tanrı

Posted: 15 Ağustos 2011 by aylakmaymun in PAYLAŞMADILAR

Yeryüzüne gönderildiğinde yalnız olduğunu düşündün. Gökyüzünden gördüğün yaşamların varlığı senin yeryüzünde yalnız olamayacağına bile inandıramadı. Sen şişmiş egonla karşına çıkan herşeyi senden veya senden değil diyerek kategorize ettiğin andan itibaren yarattıklarımı ya çok sevdin ya da nefret ettin.

Sevmek ve nefret etmek hayatta kalabilmen için bahşedilmişti sana oysaki. Sevmenin nefret etmekten sadece bir adım ötede olduğunu göstermek için senin karşına binlerce başka türdeşini çıkardım. Çünkü zaten diğer yaşamları, diğer organizmaları anlayabilmek için herhangi bir çabaya girmedin bile.  Türdeşlerinle yaşadıkların da kabul edilebilir cinsten olmadı hiç. Hem sevdin hem de nefret ettin. Hatta yeri geldi aynı insanda her ikisini de hissedebildin.

Kafanın karışık olması sana bahşedilen birşey değildi. Gökyüzünden sana gönderilen her ne varsa senin için karıştırılması gereken düzgün ve önemli şeylerdi. Üzüldün ama gerçekte iç güdülerine hiç sormadın neden üzüldüğünü. Birşeyi kaybettiğinde gidene mi, kaybolana mı yoksa kendine mi üzüldüğünü hiçbir zaman belirlemedin. Hatta hepsinin bir yerde karmakarışık durabileceğine inandın. Öyle ki bana inancından çok daha fazlaydı.

Herşeyin bir dengede olduğunu düşündün. Oysa ki ben herşeyi varolan dengeyi bozsun diye yarattım. Dengesiz bir dünyanın içinde kendine dengeli bir dünya kurmaya çalıştıkça kendini yok edeceğini bile düşünerek bu yoldan zerre kadar dışarı çıkmadın. Şimdi arkana dönüp baktığında tekerrür ettiğini düşündüğün herşeyin aslında senin o aptal bakış açında gizli olduğunu hiç göremedin. Tarihini yaratırken gerçekleştirdiğin tüm eylemleri medeniyetinin başlangıcından bu yana hemen aynı şeylerin biçim değiştirmiş olduğunu veya içeriğinin değiştiğini iddia ettin. Oysaki sana ve türdeşlerine bahşedilen akıl ancak kendi dünyasından yola çıkarak diğer herşeyi anlamlandırabilirdi. Bin sene önce yaşamış tüdeşinin yaşadığı aşkla seninkini bir mi zannediyorsun?

Mesela tüm duygularının birbirine girdiği, içeri girmekten korktuğun karanlık bir mağarada, görmek istemeyeceğin şeylere hıncahınç merak dolu bir heyecanla yönelmek gibi saçma şeyler de yaptın. Kendini hergün yeniden yaratırken tarihte olan hiçbirşeyin gerçekte bir daha gerçekleşmediğini kavrayacak dünya görüşünü hiçbir zaman edinmedin.

Oysaki sana ben bir çift göz, bir çift el, bir çift ayak ve tüm bunları yönetecek bir akıl vermiş olmama rağmen, etrafındaki herşeyi algılayabileceğin bir bedene seni sıkıştırmış olmama rağmen sen bu sıkışmışlığı kullanmak yerine bunu diğer türdeşlerini sıkıştırmak için kullandın. Sana yasak denilen şeyleri yapmaya başlayarak hem bedenine hem de kendine ihanet ettin. İhanetin bana olan itaatsizlığin değildi. İhanetin kendi yarattığın düzene oldu herzaman.

Varoluşunu olumlayacak herşeye gözün kapalı sarıldın. Fakat birkez olsun olumladığın şeylerin yine kedin tarafından yaratıldığını görmedin. Mesela sevdiğin türdeşini yaratırken biz onlarca farklı şekillerde vuku bulacak olaylar zinciri ördük yaşam alanına. Fakat sen kendi yaşam alanında gördüğün ve yorumladığın şeyleri kullanarak sevdin. İşte anlamadığın da buydu. Aslında anlamak istemedin. Sevdin çünkü kendini sevmen gerekiyordu. Sevdin çünkü kendi varoluşunu olumlaman gerekiyordu.

Neyse ki senin bu bencil davranışını olumsuzlayacak türden iradeyi yaratmamız ve diğer tüm türdeşlerine bahşetmiş olmamız seni terbiye eden en büyük unsurlardan biri oldu. Egonla yaptığın her anlaşma başka birisinin egosunu ezmeye, başka türdeşini alt etmeye veya en azından onunla eşdeğer bir  konum yaratmaya yönelikti. En basitinden eşit olmayı istedin.

Eşitsizliğin neyine inanmadın? Eşitsiz olduğunu söylediğimiz şeylerin adil olmadığını söylediğimizi veya sana bahşetiğimiz bir inanç olduğunu nereden çıkardın. Eşitsizliği biz senin dünyanda hiç varetmedik. Aynı şekilde eşit olmayı da.

Sefil aklında giriştiğin mukayeselerde eşit olmanın aynı kuralların geçerli olduğu bir sistemde mümkün olabileceğini düşündün. Gerçekte Avusturya’daki Aborijinlerle Amerikadaki Kızılderelilerin eşit olduğunu nereden çıkardın? Aklından geçenleri okuyabiliyor olmam senin bu kararları neden verdiğini biliyor olmam anlamına gelmiyor maalesef. Sen sana bahşedilen duygularını yine sana bahşedilen akılla harmanladıkça eşitlik rüyasını yaşamaya devam ettin. Oysaki kabul etmen gereken tek şey her türün, her ırkın kendi kuralları olduğuydu. Sen kabul etmedin.

Birkez daha kendi varlığını kutsadığın bu durum karşısında yine kutsanmış ilkeler, dinler, ideolojiler yarattın. Her eşitlik veya eşitsizlik kendi kurallarınla tanımlandı. Oysaki yoktular. Senin içinde bulunduğun dünyadaki her canlının kendi kuralları varken sen bencil kurallarını tüm dünyaya hakim kılmaya çalıştın. Gündelik yaşantında bunu diğer türdeşlerine de yapmıyor musun zaten?

Gelelim bana. Sana yapmamanı söylediğim herşey sana yasak olduğunu söylediğim herşey, bana itaat etmeni gerektirecek herşey kendimden sana bahşettiğim ufacık iradeyi sınamak içindi. İrademin büyüklüğü evrenin varlığına meydan okuyacak küçük zihinlerin anlamayacağı kadar güçlüydü. Fakat birtek soru vardı cevabını yaratıcın olmama rağmen bilemediğim. İrademin sınırı var mıydı? Dahası iradem kendisi için bir sınır mıydı?

Bunu sana şu şekilde anlatabilirim. Senin aklının almayacağı büyüklükte bir dünya yaratabilirdim. Ama gerçekte yaratmamı engelleyecek yine kendimdi. Peki yaratabiliyorken yaratmamı engelleyecek yine kendimin olduğu fikri de nereden geliyordu?

Bana meydan okuyabilecek yine bendim. Ben de seni yarattım. İrademin küçük zerreleri senin bedenine girdiğinde sen ona meydan okudun. Tıpkı benim benimkine meydan okuduğum gibi.

Şöyle düşünelim; senin için aşk kendi küçük dünyanda görmek istediğin en büyük şey ve en belirsiz şeydi. İçinde inanmak istediklerin, kendinde sevdiklerin, gerçekleştirmek isteyip gerçekleştiremediklerin, öğrendiklerin, çoğunlukla unuttukların, seni yetiştirenlerin sende bıraktığı izler vardı. Sense hayatta iz bırakmanın tek yolunu bu olarak gördüğün andan itibaren sana bahşettiğim iradeni, hayatta belirleyemediğin herşeyi biryere koyarak ve ona aşık olarak kullandın. İraden egonu varetmek ve egolarını varetmek isteyen diğer türdeşlerinle bu uğurda savaşarak güçlendi, birikti, büyüdü. İrade senin için kendini sevebilmek için yapman gerekenlere enerji yaratan birşey olarak varoldu.

Ve benim bile meydan okuduğum şeyi sen hayatta kalmak için kullandın. Yaratıcın olarak ben senin sayende yaratıcılığımın resmini çizebildim.

Anladım ki bir son varsa irade sonsuzluğu hedefliyor. Bir ilk varsa irade ezeli hedefliyor. Bir aşk varsa irade onun için herşeyi hedefliyor çünkü onun içinde seni ve onun herşeyinden birşeyler var.

Ve benim iradem olsun istedi.

Gökdağ GÖKTEPE

Küçüğüm

Posted: 21 Mayıs 2011 by aylakmaymun in YAZMADILAR

Yirmi yaşıma geldiğimde nasıl bir kız olacağımı hayal ederdim hep. Saçlarımı merak ederdim en çok. Annemin her zaman kısacık kestirdiği saçlarımı belime kadar uzatabilir miydim acaba? O zamanlar bilmiyordum tabi her üzüntümde makastan medet umacağımı.. Beni sevecek olan adamı da merak ederdim.  Sadece tek bir adam düşlerdim, habersizdim diğerlerinden. Korkardım babama benzemesinden.  Sevdiğini gösteremeyen adamdan korkardım. Babamın gideceğini hiç hesaba katmadım, gidip yıllarca beni görmemeyi tercih edeceğini de aklıma getirmedim. İlk terkedilişimi bana babam öğretti. Seni görmek istemiyorum diyen ilk erkekti babam, bencildi. Anlamak için hiç zorlamadım kendimi, nefret etmek en kolayı oldu. Daha çok küçüktüm oysa. Gitmelerin bir anlamı olmalıydı, ben yükleyemedim.

Keşke senin gibi kolaya kaçabilsem çocuk, sorgusuz sualsiz kabullenebilsem. Çok şey değişti belki, ama gözlerimiz aynı. Şimdi ben biraz daha hüzünlü bakıyorum sadece, yorgun gözüküyorum. Senin tahmininden de daha büyüğüm şimdi, kocaman oldum ben.  Gitmeleri yeni baştan öğrendim, ama senin kadar güçlü olamadım ben. Bu büyümüş halimle seni özledim. Ama senin en güçlü yanlarını kaybettim ben.

O

Posted: 5 Mayıs 2011 by aylakmaymun in YAZMADILAR

Pavese gibi, kadınlarla hep kötü deneyimleri olmuş şansız bir adamdı. Ama kadınları seviyordu. En çok da “git” diyenleri. Çokça ayrılığı oldu, pek gözyaşı yoktu. Duygularını göstermeyen, kendine saklayan, kendine saklanan bir adamdı. Yalnız bir adamdı. O’nu arıyordu B’yi arar gibi. “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” diyordu O’na, daha doğrusu duvarlara. Konuştuğu duvarları, dinlediği sokakları, içinde yaşadığı kitapları vardı. Kendi gerçekliğini sorgularcasına okuyordu.  Bir de içiyordu, sigarasına rakısını katıp içiyordu. O’na içiyordu.
İçerken en çok siyahla beyazın orta yerinde bir bulamaç gibi duran hayatının griliğini düşünüyordu.  Başka hayatların renklerini düşünerek içiyordu. Herşeyin O’nunla ilgili olduğu bir dünyada henüz karşılaşmamış olmaları bile şaşırtıcı değildi. Ama acelesi yoktu, kadınına dokunmak için bekliyordu.

Kiraz Çiçeklerine Dolunay Takılı Sanki

Posted: 14 Nisan 2011 by aylakmaymun in Genel

ne ki hiç

simdi gelecek
sana bahar yeniden:
birak, bilme, ne.
ne bil, ne bilme:
gelsin hepsi yeniden
sen bilmeden, hiç.

oruç aruoba

Manastırın Kızı

Posted: 1 Şubat 2011 by aylakmaymun in YAZMADILAR
Etiketler:

Ben gözümü burada açtım diyebilirim. Evim burası, çocukluğum, gençliğim her şeyim.  Annemler beni buraya gönderdiklerinde daha çocuktum, evveli yok zihnimde. Manastıra hizmet etmeye gidiyorsun, artık orada yaşayacak, hayatı öğreneceksin dedilerdi. Apar topar yola koyulup bir tekneyle denizi aştık, sonra küçük bir adaya ve beni bekleyen o soğuk manastıra vardık. Kolay olmadı tabi ailemden ve sokağımdan ayrılmak. Arnavut kaldırım da olsa sek sek oynadığım, uzun uzun koştuğum sokaklar yoktu denizin orta yerindeki adada. Neyseki evimi hatırlatan tek şeyi, bez bebeğim Maria’yı alabilmiştim yanıma. Dedim ya çok ayrıntı yok zaten zihnimde. Benim için hayat burada başladı. Temizliğe yardım eder, çamaşırları katlardım. En çok da denizi, karşı kıyıyı izler, annemin beni gelip almasını beklerdim. Ama hiç olmadı, ailem beni görmeye hiç gelmedi. Tek gelen Yannis’ti. Haftada bir gün erzak getiren teknenin sahibi. Orta yaşlı iyi bir adamdı, her gelişinde bana şekerleme getirir  “al bakalım güzel  kopella(1)” der ve başımı okşardı. Ben de ince bir sesle “Efharisto!(2)” der ve manastırın arkasına koşar orda yerdim hepsini. Sonraları hep onu beklemeye başladım, dışarıyla olan tek bağlantım oydu sanki. Başka bir dünyadan geliyor gibiydi benim için ve önemliydi.  Belki manastırda günler geçmek bilmiyordu, belki de akıp gidiyordu ama ben pek farkında değildim. Çok da önemi yoktu aslında. Bir yandan işlere yardım ediyor, bir yandan okuma, yazma öğreniyor ve el işi yapıyordum. Hiçbirini bilerek, düşünerek en önemlisi de isteyerek yapmıyordum.

Bir sabah farklı bir tekne sesiyle uyandım, pencereden biri çocuk üç kişinin adaya indiğini gördüm. Tanıdık bir hikaye gibi çocuk adada kaldı ve diğer ikisi gitti. Merak içerisinde koşar adım aşağıya, yeni gelen çocuğa bakmaya indim. Ama İrina, erkeklerin yemekhanede çalıştığını ve onu göremeyeceğimi söyledi. Demek bir erkekti, kaç yaşındaydı, ismi neydi, nereden gelmişti hepsini öğrenmek istiyordum. Ama manastırın da kuralları belliydi, onunla görüşmem yasaklanmıştı. Bir gün kimse fark etmeden mutfağa indim, elinde bir süpürge yerleri süpürüyordu. Ses çıkarmadan gizlice izledim, sarı saçları uzun perçemleri vardı, benden birkaç yaş büyüktü belki. Adı ise Makis. İnsan nasıl anlar bilmem ama anlıyor işte, onu gördüğümde ben de anlamıştım. Hem çok seveceğimi hem de çok dertleneceğimi. Onunla görüşmemin zor olduğunu anlayınca yazmaya karar verdim. Küçük bir kağıda ela sti akrogiali(3) yazıp mutfağa götürdüm. Dikkat çekmek için kapının arkasında ses çıkardım, gelip bakınca kağıdı önüne atıp manastırın arkasına kumsala kaçtım.

Makis, yüzünde şaşkınlık ifadesiyle geldi yanıma. Hoş geldin diyerek elimi uzattım önce, sonra birlikte oturup karşı kıyıyı izledik sessizce. Günler, aylar, yıllar geçti böylece. Gizli buluşmalarımız, yazışmalarımız, yıldızları izlediğimiz gecelerimiz vardı. En çok da karşı kıyıdaki meyhaneden rüzgarla gelen türküleri dinlemeyi severdik, hatta ezberleyip söylerdik. Çok cezalandırıldık, çok yasak yedik ama hiçbiri bizi durdurmadı koriçimu(4) dedi. Bir an bana seslenmesiyle dalıp gittiğim yerlerden çekiliverdim, irkildim. Bir şey söylemem gerektiğini hissederek sordum Lena(5)’ya. “Türkülerden hatırladığın var mı?” Biraz içlenerek “ah zoi(6) çok şey aldı bizden ama türküler hep vardı” dedi sonra hüzünlü havayı dağıtmak istercesine başladı söylemeye.

“samyotisa, samyotisa

Pothe thapas ti samo

Rotha hariksa sito yalo

Ya narho nase paro

Ke methi varka

Pu thapas

Hirisi panyo navalo

Mala mathenya ta kopya

Samyotisa

Ya narho nase paro

Samyotisa meti theles

Ke meta mavra mathya

Mukanes tin kardulyamu samyotisa

Sarantha thiyo komathya”

“sisamlı kız, sisamlı kız, ne zaman gideceksin sisama, güller dökeceğim sahile sisamlı kız, gül yaprakları kumun üzerine, kayıkla nereye gidersen, oraya altın yelkenler koyacağım, altına bulanmış kürekler sisamlı kız, karalarınla seviyorum seni, pasaklarınla da, gündelikçi kıyafetlerinle de seviyorum sisamlı kız, deli oluyorum senin için, zeytinlerle birlikte sisamlı kız, ve de kara gözlerle kalbimi kırk iki parçaya bölüyorsun sisamlı kız” diyerek çevirdi Lena. Gözleri buğulanmış ve çok uzaklarda kalmış gibiydi. Kendime engel olamayıp sordum; “Makis bu türküyü sana mı söylerdi?.” Soruma cevap verecek gibi oldu önce ama rüzgara çevirip yüzünü sessizce baktı bir süre, sonra hikayesine devam etti.

Kendimize ait bir dünyamız vardı manastırda. Artık herkes alışmış, görmezden gelmeye başlamıştı. Karşı kıyıya ait özlemlerimizi ve meraklarımızı da içimize gömmüş, dillendirmez olmuştuk. Fakat Makis ara sıra ceviz kabuğundan kayıklar yapar, yüzdürür ve uzaklara dalardı. Sormaya niyetlensem de her defasında vazgeçerdim. Kumsala yatıp yıldızları izlediğimiz bir gece “Burdan gitmeyi hiç düşündün mü?” diye sordum. Makis ise çılgına döndü, bağırmaya başladı. Bunu nasıl düşünebildiğimi, aklımdan neler geçtiğini sordu. Ama sakinleşmiyor konuştukça daha da sinirleniyordu. Bunca senedir onu tanıyamamış olmakla suçladı beni. “Buradan gitmeyi aklından geçirmemiş olsaydın bana bunu sormazdın” diyerek gitti. Öylece kalakalmış, şaşkınlıktan tek kelime bile edememiştim. Beni nasıl bu kadar yanlış anlayabildiğini aklım almıyordu. Bu olaydan sonra uzunca bir zaman Makis benimle karşılaşmamak için elinden geleni yaptı ve bana konuşmak için hiç fırsat vermedi.

Bir sabah aşçının bağırışlarıyla uyandım. Makis’i arıyordu, yerleri süpürmediği için köpürmüştü. Bir an için aklıma geleni yapmamış olmasını diledim. Fakat manastırda ve adada bakmadığımız yer kalmadı, Makis gitmişti. Kalbim hiç bu kadar acımamıştı ah vre pedimu(7).  Burada biraz ara verdi Lena. Suyundan bir yudum alıp boğazındaki düğümü yıllardır yaptığı gibi geri gönderdi ve biraz gülümsemeye çalışarak devam etti. Birkaç hafta sonra Yannis bir mektupla geldi. “Senin gitmene katlanamazdım, o yüzden ben gidiyorum. Makis” yazılıydı. Bir an için ne diyeceğimi bilemedim, bir isyan gibi sesim yükselerek “Böyle gitmiş olamaz, seni dinlemedi bile” diyebildim. Fakat Lena’nın gözleri artık bu sorgulamayı yapmayı bırakmış gibi bakıyordu. Bu nedenle susup devam etmesine izin verdim.

Küçüklüğümdeki gibi Yannis’i beklediğim günlere geri döndüm. Evet başlarda beklenti içerisindeydim, geldiğinde onu ilk karşılayan olmak için neredeyse uyumuyordum. Ne kadar zaman böyle geçti bilmiyorum ama Makis’in yokluğu büyüyerek devam etti. Artık gece gündüz kumsalda karşı kıyıyı izliyor, başka hiçbir şey düşünemiyordum. Sormayı istediğim o soruyu bir türlü dile getiremesem de Lena yüzümden anlamış olacak ki şöyle devam etti. Makis de ailem gibi hiçbir zaman gelmedi. Bu manastıra geldiğimde yedi yaşımdaydım. Makis’i tanıdığımda on. Makis gittiğinde yirmi, şimdi ise elli yaşımdayım ve hala bu manastırdayım. Çünkü gidecek bir evim, bir bekleyenim yok. Geçmişimin yazılı olduğu bu manastırda gözlerimi yummak istiyorum. Gözünden akan yaşı silip, burada bırakmak istediğini söyledi. Onu daha fazla üzmemek için ısrar etmedim. Zaten akşam olmuş, ay kendini göstermiş, karşı kıyıdan meyhanenin sesi gelmeye başlamıştı.

“Manastırın ortasında var bir havuz… Aman havuz canım havuz.
Dimetoka kızları hepsi de yavuz… Biz çalar oynarız.”

Buradan gitmeyi aklından geçirmemiş olsaydın bana bunu sormazdın, demişti Makis. Lena ise tam kırk senedir burada. Bu kadar süredir manastırda olmasının sebebi onu bekleyişi olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Peki ya Makis? O da bu kadar sahip çıkabilmiş midir hikayesine? Belki de karşı kıyıdan izlemiştir kimbilir.

Hikayenin kitaba aktarılmasından dört sene sonra bir telefon geldi. Biraz mutlu, çokça hüzünlü bir hikayenin sonuydu bu. Eleni tam da istediği gibi kapatmıştı gözlerini. Nasıl uğurladıklarını sordum. “Samyotisa, Samyotisa!” dediler.

 

(1)kız, (2)teşekkür ederim, (3)deniz kenarına gel, (4)kızım, (5)Eleni, (6)hayat, (7)be çocuğum

Çevirilerde yardımını esirgemeyen ekşi sözlük yazarı melissaki‘ ye teşekkür ederim.

Yine bir fotoğraf sergisi haberi duyurmak istiyorum. Gidip göremediğim, uzak kaldığım, belki çok küçük de olsa kıskandığım projeleri paylaşmaktan keyif alıyorum.

Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü öğrencisi Ümit Karalar’a ait bu fotoğraf sergisi başlangıçta bir bitirme projesiymiş, sonrasında ise kafada parlayan ampülle sosyal sorumluluk projesi halini almış.   Modelleri, yüzlerine ve vücutlarına profesyonel plastik makyaj yapılarak şiddet görmüş bir kadın haline getirmişler ve çekimlere başlanmış. 50′ye yakın ünlü kadının da desteğini alan bu genç fotoğrafçı, “Kadın ve Şiddet” konulu fotoğraf sergisini Doğtaş’ın ana sponsorluğunda, Nişantaşı City’de Toprak Sanat Galerisi’nde sergiliyor.

Eserlerin satışından elde edilen gelir de Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacakmış. Bir gidip görmek lazım derim. Sergi 23 Ocak’a kadar devam ediyor. İyi seyirler…

 

Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz

Posted: 23 Ekim 2010 by aylakmaymun in GÖRMEDİLER
Etiketler:, ,

Facebook üzerinden haberdar olduğum, geç kalmadan da haberini duyurmak istediğim bir sergi “Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz”. Proje fotoğraf sanatçısı Fatih Akdan tarafından geçtiğimiz 2 sene süresince hiç bir ayrım gözetmeden fotoğraflanan 600 gönüllünün öz verisi ile meydana gelmiş. Çok da güzel olmuş. İlk etapta tamamen isme odaklandığım projenin isim babası da Metin Üstündağ, ayrıca çizimden de anlayacağınız üzere serginin sembolü olan karikatürün de sahibi. M.A.C Kozmetik M.A.C AIDS Fonu faaliyetleri çerçevesinde projenin ana sponsorluğunu, SONY  ise teknoloji destiğini üstlenmiş.

Dikkat çekilmesi gereken diğer bir önemli nokta ise; sergi kapsamında fotoğraf satışlarından sağlanacak olan tüm gelirin HIV ve AIDS ile yaşayan kişilere destek vermek adına Türkiye’de faaliyet gösteren Pozitif Yaşam Derneği’ne bağışlanacak olması.

Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz Sergisi 14 Ekim 2010, Perşembe günü Point Otel Barbaros bünyesindeki genç sanatçılara ve sanata verdiği destekle de duyuran Piola’nın mekan sponsorluğunda yapılacak olan kokteyl ile açılışını gerçekleştirmiş. Fakat henüz gidip gezmek için geç değil. Sergi 1 Kasım 2010, Pazartesi gününe kadar Piola’da görülebilir. Detaylı bilgi için; www.buradanyetkilileresuslenmekistiyoruz.com sitesinden yararlanabilir, fotoğraflara da ulaşabilirsiniz. Ayrıca siz de yetkililere süslenmek istiyorsanız kendi fotoğraflarınızı siteye yükleyebilirsiniz. Gidemesem de İzmir’den sevgilerimi gönderiyor, şimdiden iyi seyirler diliyorum.